menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Eğrisiyle doğrusuyla kule ofisler

11 0
latest

Büyük şehirlerimizin göbeği dev kulelerin gölgeleri altında kaldı. Yükselen her yeni kule gökyüzünden bir parça çalıyor. Sahi neden bu kadar yüksek, binalar yapıyoruz. Sadece bizde de değil tüm dünyada bir kule furyasıdır, gidiyor. İşin başlangıcı 19. yüzyılın sonuna, Chicago ve New York’a uzanıyor. Çelik iskelet ve asansör icat edilince gökdelen çılgınlığı başladı. Empire State, Sears Tower (şimdiki Willis), Petronas, Burj Khalifa... Her biri dönemin sembolü oldu. Film sahnelerini süslediler. Ama en önemlisi bir güç göstergesi olmaları.

Önce en yüksek bina yarışı olarak başladı. İş sonra güç ve para gösterisine dönüştü. Bugün ise Dubai’den Şanghay’a, Kuala Lumpur’a kadar kuleler, sadece ofis değil; otel, residence, alışveriş merkeziyle birlikte dikey şehir haline geldiler. Birçok fütürist, geleceği; şehri içine alan devasa, tek bir gökdelen olarak hayal ediyor.

Peki bu yüksek binaları yapmakla gerçekten iyi bir iş mi çıkardık? Önce romantizme kaçmadan rasyonel yaklaşalım konuya. Sonuçta şehirlerin görmezden gelemeyeceğimiz bir matematiği var.

Doğrusu; arazi daraldıkça dikey büyüme kaçınılmaz. Yani hem şehrin merkezinde olalım hem de dikey mimariden kaçalım dediğinizde sorun çözümsüz kalıyor. Çözüm olarak; aynı arsaya elli kat ofis sığdırıyorsun, şehri yayılmaktan kurtarıyorsun. İyi tasarlanmış yüksek bir kulede çalışmak insana gerçekten ben önemli bir yerdeyim hissi veriyor. Modern kulelerde; doğal ışık, yeşil teraslar, spor salonu, kaliteli havalandırma yok değil. Finans, hukuk, danışmanlık gibi sektörler için adres olmaları da boşuna değil. Prestij, müşteri nezdinde hâlâ çok şey ifade ediyor. Adres, eşittir statü.

Eğrisi: Maliyetleri astronomik. İnşaatı, işletmesi, deprem ve yangın güvenliği derken rakamlar uçuyor. Enerji tüketimi de cabası. Özellikle sıcak iklimlerde o dev cam cepheler yazın klimayı, kışın ısıtmayı deli gibi çalıştırıyor. Aidatlar, kiralarla yarışıyor. Diğer yanda yapay ışıkta geçen uzun saatler, solunmuş havaların tekrar tekrar solunması, işyerinden dışarıya temiz havaya bir adımda ulaşamamanın getirdiği sıkıntılı his…

Son 15-20 yılda özellikle İstanbul’da adeta bir kule patlaması yaşadık. Levent-Maslak hattı, sonra Ümraniye’deki İstanbul Finans Merkezi... TCMB Kulesi 353 metreyle Türkiye’nin en yükseği unvanını aldı. Ama deprem riski en yüksek bölgelerden birinde. Ziraat Kuleleri, Halk Kuleleri derken kamu bankaları da bu trende ayak uydurdu. Deprem ülkesinde bu kadar çok ve bu kadar yüksek ofis kulelerini aynı anda dikmek cesaret işi, açıkçası. Trafik, ulaşım altyapısı ve çevre etkisi yeterince düşünülüyor mu, tartışılır. Kaldı ki; pandemi sonrası uzaktan çalışma modelleri yaygınlaşmış ve beraberinde birçok kulede doluluk oranları düşmüştü. Şimdi de bir başka dev devinim kapıyı çalıyor; yapay zeka rüzgarı ile çalışma dünyası yeniden şekilleniyor. Kulelerin de bundan payını, boş ofisler olarak alması şaşırtıcı olmaz. Pandemi sonrası ofis kullanım alışkanlıkları kökten değişti. Uluslararası gayrimenkul raporları büyük şehirlerde ofis doluluk oranları %60–70 bandına kadar geriledi. Bazı merkezlerde özellikle eski kulelerde bu oran daha da aşağıya iniyor. Yani bugün birçok kule, fiziksel olarak ayakta ama fonksiyonel olarak yarı boş gibi.

Janjanlı gece aydınlatmalarına bakarsanız, ambalaj iyi gibi görünebilir. Halbuki ruhu olan şehirler için yüksek yapıların her biri birer felaket olmuştur. Kuruluşları antik çağlara kadar uzanan yerleşimler, yüzyıllar boyunca silüetlerini şekillendirdiler. Bir İstanbul, bir Bursa, bir Konya, bir Ankara, bir Erzurum… tarihi kimlikleri olan şehirlerdir. Bu şehirlerde yüksek yapılara izin verdiğimiz zaman şehrin kalbine mızrağı saplamış oluyoruz.

Şehirleri sonradan inşa edilen yeni kıtanın ya da Ortadoğu’nun çöllerinde durum farklı, elbette. Geçmişten gelen bir karakter taşımayan bu şehirler için kuleler bir tür zenginlik, bir tür züppelik… Bu şehirler kulelerle beraber bir şekle bürünmüş oluyor. Dolayısıyla tarihi bir dokuya sahip olmadıkları için kulelerin sağladıkları iğreti görüntüyü benimsemiş durumdalar.

Benim kanaatim net. Kule ofis, illa kötü bir şey değil. Ama kesinlikle ilk tercih de değil. Ne kadar yüksek o kadar iyi mantığı yanlış. Her yere kule mantığı yanlış. Önemli olan akıllıca, insan odaklı ve şehre saygılı tasarlamak. Yeni kuleleri planlanırken daha yüksek yerine daha akıllı ve daha yaşanabilir diye düşünmekte fayda var. En önemlisi de kuleler için şehirlerin uzak noktalarında lokasyon belirlemek. İnsanlık tarihinde her dönem eserleri ile izler bırakıp, çekildiler. Biz ise yavan kulelerin altında minyatür kalan şehirlerimizi bırakıyoruz.

Sorularınız için e-posta adresi: hkaganoyken@gmail.com


© Yeniçağ