Baş Hocamız öldü mü sanıyorsunuz?
'Hayat bir dünyadır. Ahrette bir dünyadır. İkisi arasındaki perde ölümdür. Ama nefis ahireti görmediği, bilmediği için o tarafa yokluk olarak bakar, ölümden de çok korkar, tir, tir titrer. Bilse ki ondan sonra muazzam, sonsuz bir hayat var; o zaman ölüme koşa, koşa gider' derdi, Baş Hocamız. Koşa koşa gitti.
İtiraf edeyim ki, biz bu ayrılığı hiç hesap edememiştik.
'Ben, bu milletin aşıyım. Açıyım, gözyaşıyım. Damarında akan kanıyım. Ben, canıyım. Ben, bu milletin fakiriyim. Ben, bu milletin zenginiyim. Ben, bu milletin kendisiyim' derdi Baş Hocamız.
Hedefini de çok net ortaya koymuştu: 'Bizim bütün hesabımız son nefes içindir. Bizim siyasetimiz de, ticaretimiz de Allah rızası içindir'. Başardı…
O, benim için Muhammed Mustafa'nın, Ali'yel Mürteza'nın, Hasan'ül Mücteba'nın, İmam Hüseyin Şehid-i Kerbela'nın 21. yüzyıldaki sancaktarıydı.
O, 21. yüz yılın Ahmet Yesevi'siydi, Hacı Bektaş-ı Veli'siydi, Yunus'uydu.
O, 21. yüz yılın Hoca Atatürk'üydü.
O alimdi, arifti, bilgindi, kanaat ehliydi, eğitimciydi.
O, laf adamı değildi. Fikir adamıydı, plan, proje adamıydı. Söyledikleri ispatlı hem de tasdikliydi.
O, inancının meydanlarda pazarlayanlardan değil yüreğinde yaşayan bir insandır.
O, emperyalizme, emperyalist AB'ye, ABD'ye süslü cümlelerle laf atıp, alkış alanlardan değil bu zihniyetleri siyasi, ekonomik ve sosyal çözümlerle etkisizleştirmiş bir........
