Hakikatin aynasında Bediüzzaman
Bediüzzaman’ı “Cumhuriyet ve devrim düşmanı”, “mahkûm edilmiş bir rejim aleyhtarı” ve hatta “emperyalizm işbirlikçisi” ilan eden bu hezeyanlar; tarihî vesikaların, mahkeme beraatlerinin ve bizzat Risale-i Nur metinlerinin şahitliği karşısında bütünüyle çökmektedir.
Bediüzzaman’ı karalamak isteyenlerin sığındığı ilk peşin hüküm, “Türkiye şeyhler, dervişler memleketi olamaz” sözünü ona teşmil etme gayretidir. Oysa Risale-i Nur bir tarikat olmadığı gibi, Bediüzzaman da zamanın tarikat değil, “tahkikî iman zamanı” olduğunu defaatle ilan etmiştir. Said Nursî’nin tek parti döneminin din ve vicdan hürriyetini boğan katı ve baskıcı uygulamalarına muhalefeti bir sır değildir. Lakin bu muhalefet rejimi yıkmak değil; cumhuriyeti istibdattan arındırarak adalet, meşveret ve kanun hâkimiyeti esasına kavuşturma gayretidir.
Dört halifeyi “reis-i cumhur” olarak niteleyen ve mahkemelerde “Daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçiydim” diyen bir mütefekkiri “cumhuriyet düşmanı” ilan etmek cehalet değilse kasıttır.
Kaldı ki bu iddialar yeni de değildir. Said Nursî; Eskişehir, Denizli, Afyon ve İstanbul mahkemelerinde “rejimi yıkmak, gizli cemiyet kurmak ve asayişi bozmak” gibi ağır ithamlarla yargılanmıştır.
1944 Denizli Ağır Ceza Mahkemesi başta olmak üzere bu davaların tamamı beraatle neticelenmiş ve kararlar Yargıtay tarafından onanmıştır. Seksen yıl sonra kesinleşmiş beraat kararlarını yok sayıp aynı iddiaları suçmuş gibi tekrarlamak, hukuku hiçe saymaktır.
Aynı tahrifat, 1951 yılında Papa’ya gönderilen eser üzerinden yürütülen iddialarda da görülmektedir. Vatikan’a gönderilen metin, Kur’ân’ın hakkaniyetini, tevhid inancını ve Hz. Muhammed’in (asm) nübüvvetini ispat eden Zülfikar mecmuasıdır.
Bediüzzaman, insanlığı tehdit eden inkâr-ı uluhiyet ve materyalizm gibi cereyanlara karşı dindar Hıristiyanlarla asgarî müştereklerde işbirliğini savunmuş; Fener Patriği........
