Müslümanın Hicreti ve Hicret Şuuru
Müslümanın Hicreti ve Hicret Şuuru
“Ummana uzman olunmaz” diye bir söz vardır. “Hicret” de çok yönlü incelenip kafa yorulması gereken İslam Tarihinde ayrı bir yeri olan, medeniyetimizin de takvimidir.
Hicri yılbaşını karşılarken farklı açılardan, çok yönlü ve günümüze taşıyıp şuurlu bir hicret yazısıyla okuyucularımı buluşturmak istiyorum.
Sevgili Peygamberimizin hayat tarzını bir bütün olarak anlamadan, Kur’an’ı da İslâm’ı da, dünyayı da, dünyanın sorunlarını da anlayamaz, kavrayamaz ve anlamlandıramayız. Dolayısıyla İslâm’ın insanlığa nasıl bir hayat ve dünya tasavvuru sunduğunu; bu tasavvuru nasıl hayata geçirdiğini, bu tasavvura hangi hâl ve şartlarda, hangi zorlu zamanlarda nasıl hayatiyet kazandırdığını da göremez ve kavrayamayız.
Hicret; Müslümanların içinde yaşadıkları toplumla temasa geçtikleri anda karşılaştıkları zorlukları, kuşatmayı, yok etme taarruzlarını göğüsleyebilmek için giriştikleri bir varoluş, direniş ve kaderlerini ve geleceklerini kendi ellerine alma mücadelesinin nasıl verileceğinin ve hayata nasıl geçirileceğinin formülüdür. Hicret, hayata geçirme usulünü veren bir silkiniş eyleminin ve sürecinin adıdır.
Peygamber Efendimiz, dünyevî bir lider olmadı. Önce kendisi Mekke’den gidip, tehlikelerden, zulümden kurtulmadı. Arkadaşlarını Habeşistan’a âdil hükümdar Necaşi’ye gönderdi. Arkadaşlarının can güvenliğini teminat altına alıyordu. Hicret, imkanların bittiği yerden, imkanların üretildiği yere intikaldi.
“Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadet. Düşmanlarım bana ne yapabilir ki. Ben cennetimi yüreğimde taşıyorum” diyen Allah Dostları “hicret ruhu” taşıyan muhacirlerdi.
Hz. Adem’den, sapkın bir toplumdan hicret edip........
