Huzur veren gazete
“Başka kimse olmadığına ve benimle tokalaşmak istediğine göre bana söylüyordu...”
Bir sonbahar günü Ankara sokaklarında garip kimsesiz dolaşırken o tabelayı gördüm:
“Türkiye gazetesi” yazıyordu.
İçimde tarifini yapamadığım bir sevinç oluştu. Adımlarım beni tabelaya ve tabelanın asılı olduğu binaya götürdü.
Tabelaya doğru yürüdüm, binanın önüne geldim. Zilde “Türkiye gazetesi” ismini arayıp bastım.
Bir merak bir tedirginlik hatta ne bileyim tarifini yapamadığım bir korkuyla kapının önünde bekledim.
“Ya sen kimsin?” derler de kapıyı yüzüme kapatırlarsa... Çünkü böyle yerlere randevusuz gidilir mi? Bir ön görüşme olmadan gidildiğinde “buyurun, kimi aramıştınız?” denirse ne diyebilirdim ki?
Bu duygular içinde ama bir kere kapı ziline de basmış olarak kapının açılmasını beklemeye başladım.
Kısa boylu tıknaz pehlivan yapılı biri açtı kapıyı... Göz göze geldik... Bendeki kararsızlık ve tedirginliğe rağmen ondaki bakış sanki çocukluktan beri tanıyormuş gibiydi...
Sanki yıllardan beri tanıyor gibi “Abiciğim hoş geldin” demez mi?
Bu karşılama o kadar samimi o kadar içtendi ki içimde bir sevinç oluştu... “Hoş bulduk” diyebildim...
İçeri davet edilmiştim. Bilinmez bir mekâna değişik duygular içinde adım attım. Birlikte çay ocağına geçtik. Orada bana en güzelinden bir çay ikram ettiler. Bir müddet sonra da “Abiciğim seni Enver Yazıcı Abi ile tanıştırayım” dedi beni kapıda karşılayan isim. Kendimi o ismin sözlerine bırakmıştım. Birlikte o makama geldik. İçeri girdik.
Baktım içerideki ağabey de gülümsüyor. Hem ne samimi ne candan bir tebessüm. Kendi kendime dedim ki:
“Hani sen yalnızdın, kimsesizdin?”
Enver Abi bizi bir süre sonra âdeta gönüller sultanı diyebileceğim Timur Abi'ye yönlendirdi.
Orada bir sohbet bir muhabbet ki anlatılamaz... “Ya ben neredeyim ne oluyor bana?” dedim. Sevinçten uçacak gibiydim. Ayaklarım yerden kesiliyordu... Bu güzel mekândan bir yere gitmek istemiyordum. Sanki hayat bende yeni başlıyordu...
Kapıdan çıktım. Hani kendini kapıda beklerken ve kapıya gelmeden önce garip hisseden adam vardı ya işte kaybolmuştu...
Dışarı çıktığımda tüy gibi hafiflemiştim... Bir yandan o kalabalık karanlık Kızılay sokaklarında yürüyor bir yandan arkamda kalan tabelaya dönüp dönüp bakıyorum:
“Türkiye gazetesi (Huzur Veren Gazete)” Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum...
Ünal Bolat'ın önceki yazıları...
