menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

CHP üzerinden görünen sistem krizi: Cumhuriyet, demokrasi ve ekonomik istikrar

21 0
29.06.2026

Bir parti davası değil, sistem krizi

CHP’nin 4-5 Kasım 2023’te yapılan 38. Kurultayı hakkında verilen “mutlak butlan” kararı ilk bakışta bir parti hukuku meselesi gibi görülebilir. Bir kurultay yapılmıştır; bu kurultayda genel başkan değişmiştir, sonradan usulsüzlük iddiaları gündeme gelmiştir; mahkeme de buna ilişkin bir karar vermiştir. Fakat Türkiye’de hiçbir büyük siyasi olay artık yalnız kendi teknik çerçevesi içinde kalmıyor. Bir karar, bir anda partilerin iç düzenini, muhalefetin meşruiyetini, piyasa güvenini, uluslararası algıyı ve toplumun demokrasi duygusunu aynı anda etkileyebiliyor.

Bu nedenle olup biteni “CHP’de kriz” diye tanımlamak eksik, hatta yanıltıcı olur. Elbette kararın doğrudan muhatabı CHP’dir; elbette tartışma CHP’nin kurultayı, genel başkanlığı, delegeleri, Meclis grubu ve örgütleri üzerinden yürümektedir. Fakat kriz CHP’nin içinde doğmuş sıradan bir liderlik veya yönetim krizi değildir. CHP burada asıl krizin nedeni değil, sistemde biriken gerilimin görünür hale geldiği zemindir. Bir ana muhalefet partisinin iç iradesi, adli yargı kararı, seçim kurulu yetkisi, delegelerin mali incelemeye alınması, Meclis grubunun konumu, piyasa tepkisi ve uluslararası algı aynı anda tartışmalı hale geliyorsa, karşımızdaki tablo artık parti içi ihtilaf değil, demokratik sistemin işleyiş krizidir.

T24’te Gökçer Tahincioğlu’nun aktardığına göre Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Kurultayı için “mutlak butlan” sonucuna vardı; fakat kararın kesinleşmesini beklemeden tedbir yoluyla eski yönetimin göreve dönüşünü mümkün kılan bir yol izledi. Aynı haberde, “mutlak butlan” kavramının genellikle medeni hukuk alanında kullanılan, tam kanunsuzluk haline işaret eden bir kavram olduğu vurgulanıyor.

Burada mesele yalnızca hukuki değildir. Çünkü hukuk, siyasal hayatın içinde uygulandığında, yalnızca karar metniyle değil, doğurduğu meşruiyet etkisiyle de anlam kazanır. Bir karar, toplumun geniş kesimlerinde “hukukun gereği” olarak mı algılanıyor, yoksa “siyasal alanın yeniden düzenlenmesi” olarak mı? Bugünkü temel soru budur.

Cumhuriyet yalnız devlet değildir; kural fikridir

Cumhuriyet fikrini yalnızca tarihsel bir kuruluş hikâyesi olarak okumak büyük eksiklik olur. Cumhuriyet, esas olarak keyfiliğin yerine kuralı, kişisel sadakatin yerine yurttaşlığı, kapalı iktidar ilişkilerinin yerine kamusal meşruiyeti koyma iddiasıdır. Cumhuriyetin özü, “devlet benim” diyen anlayışa karşı, devletin de iktidarın da partilerin de kurumların da hukukla sınırlı olduğu fikridir.

Bu nedenle Cumhuriyet ilkeleri ile demokratik yönetim kuralları birbirinden ayrılamaz. Laiklik, yurttaş eşitliği, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, çoğulculuk, seçim güvenliği, parti içi demokrasi, bağımsız yargı ve öngörülebilir yönetim aynı kurumsal mimarinin parçalarıdır. Bunlardan biri zayıfladığında diğerleri de zayıflar. Hukuk devleti aşındığında ekonomi de aşınır. Parti içi irade tartışmalı hale geldiğinde seçmen iradesi de gölgelenir. Yargı kararları siyasal sonuçları bakımından tartışmalı hale geldiğinde yalnız muhalefet değil, bütün sistem güven kaybeder.

Türkiye’nin son yıllardaki temel meselesi de budur: Biz çoğu zaman ekonomik istikrarı yalnız faiz, kur, enflasyon, rezerv, bütçe açığı ve dış finansman üzerinden tartışıyoruz. Bunlar elbette önemlidir. Ama asıl büyük değişken, kurumsal güvendir. Bir ülkede kurallar öngörülebilir değilse, kurumlar bağımsız görünmüyorsa, siyasi rekabetin zemini her an değişebilir hissi doğuyorsa, piyasa bunu mutlaka fiyatlar.

Piyasalar hukuk felsefesi okumaz; ama kurumsal riski anlar

Nitekim kararın ardından piyasa tepkisi sert oldu. T24 Ekonominin haberine göre BIST 100 endeksindeki kayıp yüzde 6’yı, bankacılık endeksindeki kayıp yüzde 8’i aştı; devre kesici çalıştı. Aynı haberde Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk priminin de kararın ardından yüzde 3,7 yükselerek 250 baz puana çıktığı aktarıldı.

Bu tepki bize çok şey söylüyor. Piyasalar CHP’nin iç tüzüğünü, kurultay hukukunu, delegasyon tartışmasını veya “mutlak butlan” kavramının medeni hukuk içindeki yerini ayrıntılı biçimde tartışmaz. Ama piyasalar bir şeyi çok iyi anlar: Kurumsal risk. Yargı kararlarının siyasi sistemi nasıl etkilediğini, muhalefetin ana gövdesinin ne ölçüde istikrarsızlaşabileceğini, seçim rekabetinin hangi kurallarla süreceğini ve ülkenin yönetilebilirlik algısının nasıl değiştiğini anlar.

Daha da önemlisi, T24’nin Bloomberg’e dayandırdığı habere göre kararın ardından kamu bankalarının Türk Lirası’ndaki değer kaybını sınırlamak için döviz piyasasında yaklaşık 6 milyar dolarlık satış yaptığı iddia edildi; satışların yaklaşık yarısının mahkeme kararının hemen ardından gerçekleştiği belirtildi.

Bu nokta kritiktir. Çünkü artık yalnızca borsa düşüşünden söz etmiyoruz. Kur üzerinde baskı oluşmuş, risk primi yükselmiş, bankacılık hisseleri sert etkilenmiş, döviz piyasasında kamu bankaları üzerinden müdahale iddiası gündeme gelmiş. Yani karar, birkaç saat içinde bir parti hukuku dosyasından makro-finansal istikrar dosyasına dönüşmüştür.

Bu nedenle şu cümleyi açık yazmak gerekir: Ekonomik istikrar, hukuk devletinden bağımsız değildir. Demokrasi kalitesi, yatırım ikliminin süsü değil, doğrudan bileşenidir. Kurumsal güven yoksa rezerv de yetmez, faiz de yetmez, program da yetmez.

CHP’de görünen, sistemde yaşanan

Karar sonrası CHP içinde üç ayrı dil ortaya çıktı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklaması “kucaklaşma”, “kenetlenme” ve “ayağa kalkma” dili üzerine kuruldu. Bu dil, mahkeme kararının ardından dönüşü bir rövanş değil, toparlanma imkânı olarak sunmaya çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun “gün kucaklaşarak ayağa kalkma günü” vurgusu, eski yönetimin dönüşünü parti içi çatışmanın değil, yeniden toparlanmanın başlangıcı olarak çerçeveleme çabasıdır.

Özgür Özel’in dili ise bambaşka bir yerde duruyor. “Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum” cümlesi, doğrudan mücadele ve direnç dilidir. Bu cümlede yalnız bir genel başkanın kişisel tepkisi değil, mahkeme kararına karşı siyasal meşruiyeti taban, örgüt ve seçmen üzerinden yeniden kurma iradesi vardır.

Özgür Özel’in daha sonra CHP Genel Merkezi önünde düzenlenen “Parti İrademize Sahip Çıkıyoruz” mitinginde yaptığı konuşma, bu direnç dilini daha açık bir siyasal stratejiye dönüştürdü. Özel, Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı telefon görüşmesini aktarırken “cevabım nettir, tavizim yoktur” dediğini söyledi; ardından “bayramdan sonra kurultay için harekete geçiyoruz” diyerek çıkış yolunu yeni bir parti içi meşruiyet üretimi olarak tarif etti. En önemli cümlesi ise şuydu: “Önce kurultay sandığını, sonra seçim sandığını kurtaracağız.” Bu cümle, CHP yönetiminin krizi yalnızca mahkeme kararına itiraz üzerinden değil, sandık meşruiyetini yeniden kurma iddiası üzerinden okuyacağını gösteriyor.

CHP’nin tüm partilileri genel merkeze, il ve ilçe başkanlıklarına çağıran açıklamasında da aynı siyasal duygu görülüyor: “Gün baba ocağımıza sahip çıkma günüdür” ifadesi, meseleyi hukuki teknik tartışmadan çıkarıp tarihsel aidiyet ve siyasal meşruiyet alanına taşıyor. CHP açıklamasında “demokrasiye yönelik bu müdahaleye karşı” tüm üyelerin 81 ilde il ve ilçe başkanlıklarına ve Genel Merkez’e çağrıldığı, “geri adım yok, mücadeleye devam” denildiği aktarıldı.

Mansur Yavaş’ın açıklaması ise üçüncü bir hat öneriyor. Yavaş’ın mesajı, krizin büyümesini engelleme, kararı yok saymadan ama meşruiyet sorununu da görerek hızla demokratik bir çıkış yolu bulma arayışı olarak okunabilir. T24 haberinde Yavaş’ın “yapılması gereken gerilimi büyütmek değil, 1-2 ay içinde kongreye gitmektir” yönündeki mesajı öne çıkarıldı.

Böylece Mansur Yavaş’ın “hızla kongre” önerisi ile Özgür Özel’in “bayramdan sonra kurultay” çıkışı aynı kurumsal noktada buluşuyor; fakat iki farklı siyasal duyguyla. Yavaş bu yolu krizi soğutacak bir sükûnet zemini olarak önerirken, Özel aynı sandığı mahkeme kararına karşı siyasal meşruiyeti yeniden üretecek bir mücadele alanı olarak görüyor. Bu nedenle kurultay artık yalnızca parti içi bir teknik işlem değil; CHP’de hangi iradenin meşru sayılacağına ilişkin yeni bir sınav haline geliyor.

Fakat burada asıl mesele kişiler değildir. Kılıçdaroğlu, Özel ya da Yavaş isimlerinin ötesinde çok daha temel bir soru var: Bir siyasi partinin iradesi nerede oluşur? Mahkeme kararında mı? Delegede mi? Üyede mi? Genel merkez binasında mı? Seçmende mi? Yoksa bütün bunların meşru ve şeffaf biçimde birleştiği demokratik süreçte mi?

Bu soru CHP üzerinden soruluyor olabilir; ama cevabı yalnız CHP’yi ilgilendirmiyor. Çünkü bir ana muhalefet partisinin iç iradesinin nasıl tanınacağı, bütün siyasi sistemin demokratik rekabet kapasitesini ilgilendirir.

Yargı dili ile kamu vicdanı arasındaki mesafe

Akın Gürlek’in açıklaması ise kararı bambaşka bir çerçeveye yerleştiriyor. T24’nin haberine göre Gürlek, kararı “demokrasiye olan güveni pekiştiren” bir karar olarak savundu; delege ve üye iradesinin menfaat, baskı ya da yönlendirme ile sakatlanmasının kabul edilemeyeceğini söyledi.

Elbette hiçbir demokratik sistemde parti içi iradenin para, baskı, menfaat veya yönlendirme ile sakatlanması kabul edilemez. Bu ilke doğrudur. Fakat demokratik hukuk devletinde yalnızca amaç doğru olmakla yetmez; yöntem de meşru, ölçülü, öngörülebilir ve kamu vicdanında ikna edici olmalıdır.

Yargı, siyasetin üzerinde bir hakem olabilir; ama siyasetin yerine geçen bir aktör gibi algılanmaya başladığında mesele değişir. Demokratik rekabetin temel aktörlerinden biri olan ana muhalefet partisinde, geçmişte yapılmış bir kurultayın sonuçlarının geriye dönük biçimde iptal edilmesi ve eski yönetimin tedbiren göreve döndürülmesi, kamuoyunun geniş kesimlerinde kaçınılmaz olarak siyasal sonuçları üzerinden okunacaktır.

Bu, yargının niyetiyle ilgili bir tartışmadan önce, kararın sistem içindeki etkisiyle ilgili bir tartışmadır. Hukuk yalnızca karar üretmez; güven de üretmek zorundadır. Güven üretmeyen hukuk, metin olarak vardır ama siyasal meşruiyet üretmekte zorlanır.

Dünya basını neyi gördü?

Kararın dış basında geniş yer bulması da bu yüzden şaşırtıcı değildir. T24’nin dünya basınından aktardığına göre karar, birçok yayın organında Türkiye’de muhalefet üzerindeki yargı baskısında yeni bir tırmanış olarak yorumlandı. Haberde Bloomberg’in piyasa etkisine, Reuters’ın siyasi rekabet boyutuna, Al-Monitor ve Middle East Eye gibi mecraların da CHP’nin muhalefetteki konumu ve kararın zamanlamasına dikkat çektiği aktarıldı.

Uluslararası basının her yorumunu kutsal metin gibi almak zorunda değiliz. Ama şunu da görmek zorundayız: Türkiye hakkında dışarıda oluşan algı, bizim içeride “teknik hukuk meselesi” diye anlattığımız birçok şeyi daha geniş bir demokrasi ve hukuk devleti meselesi olarak okuyor. Bu algı yalnızca diplomatik itibar meselesi değildir; aynı zamanda sermaye maliyeti, kredi riski, yatırım kararı, uzun vadeli ortaklıklar ve ülkenin stratejik konumlanması meselesidir.

Bugünün dünyasında demokrasi yalnızca sandık günü yapılan bir tercih değildir. Demokrasi aynı zamanda bir ülkenin kredi notudur, yatırım iklimidir, nitelikli insan kaynağını tutma kapasitesidir, gençlerin gelecek beklentisidir, şirketlerin planlama ufkudur, bölgesel güç olma iddiasının kurumsal zeminidir.

22 Mayıs’tan sonra: Kriz genel merkezden Yargıtay’a, MASAK’a ve Meclis Grubu’na yayıldı

Bu yazının ilk kurulduğu 22 Mayıs tablosu, birkaç gün içinde daha da karmaşıklaştı. O gün görünen fotoğraf, mahkeme kararı, CHP Genel Merkezi önündeki siyasal tepki, dünya basınındaki yargı baskısı yorumu ve piyasalardaki sert dalgalanmaydı. Fakat sonrasında kriz yalnızca derinleşmedi; yeni alanlara yayıldı. Artık mesele sadece CHP Genel Merkezi’nin kimin tarafından yönetileceği değildir. Mesele YSK’nın yetkisi, Yargıtay’ın vereceği karar, delegelerin mali incelemeye alınması, TBMM Grubu’nun kimin etrafında toplanacağı ve olağanüstü kurultay sandığının kurulup kurulamayacağı meselesidir.

İlk önemli gelişme, CHP’nin hukuki mücadeleyi YSK ve Yargıtay hattına taşıması oldu. YSK, CHP’nin “mutlak butlan” ve ihtiyati tedbir kararına karşı yaptığı başvuruyu reddetti. YSK’nın açıklamasında, istinaf kararının seçim hukuku kapsamında YSK tarafından denetlenemeyeceği, denetim merciinin Yargıtay olduğu belirtildi. Bu karar, siyasal partilerin kurultaylarının hangi hukuk rejimi içinde denetleneceği sorusunu daha da önemli hale getirdi. Çünkü bir tarafta seçim kurullarının gözetiminde yapılan bir parti içi seçim var; diğer tarafta bu seçimin sonucunu geriye dönük biçimde etkileyen adli yargı........

© T24