menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Belirsizlik rejimi ve buharlaşan sorumluluk

8 0
24.02.2026

Post-modern edebiyat uzun süre kimliğin sabitliğine kuşkuyla yaklaştı, yazarın niyetini, kahramanının anlaşılırlığını parçalayarak ilerledi.

Buna rağmen ilginç bir refleks ortaya çıkıyor:

Okur ve eleştirmen, metnin içindeki karaktere -hatta yazara- net bir kişilik kazandırma çabasına girebiliyor.

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanındaki Kemal Basmacı’ya ilişkin hararetli güncel tartışma tam da bu gerilimde görünüyor bana.

Kemal’in ‘takıntılı aşkı’, ‘müze fikri’, ‘anlatının kendini kurma biçimi’…

Bütün bunlar ‘kurmaca’ ile ‘gerçek’ arasında bilinçli bir salınım yaratıyorken, bazı güncel yazılardan anlaşılıyor ki, kimi okuma biçimleriyle Kemal’inet bir psikolojik tip’e sabitlemeye, hatta, yazarı onunla özdeşleştirmeye çalışanlar var.

Bunu yapanların bazı postmodernist çıkışlarını hatırlayınca, yeni çabalarını biraz parodi olarak okuyoruz.

Çünkü post-modern anlatının dağıttığı şeyi yeniden kurma arzusu var burada.

Sabit bir merkez, kendi yaptıklarında tutarlı bir karakter, arkasında görüşü yekpare bir yazar figürü.

Oysa metin, kimliğin anlatı içinde üretildiğini gösteriyor.

Aslında belki de bu refleks yalnızca edebi değil; varoluşsal. İnsan belirsizliğe uzun süre tahammül edemiyor.

Karakterde, yazarda, hikâyede netlik arıyor. Kurmacada bile aklının kestiği bir zemin istiyor. İçimizde bu his ölmüyor.

Bu ihtiyaç edebiyatta görünür oluyor; ama yalnızca edebiyata ait değil.

ABD Başkanı İran konusunda da ne yapacağını gene açıkça söylemiyor.

İhtimal bırakıyor.

Medya bu boşluğu tahminlerle dolduruyor. Senaryolar üretiliyor. “Olabilir”, “Muhtemel”, “Kulislere göre…"

Karar gene görünmüyor.

Çin’in tavrı netleşmiyor.

Bekliyor mu, hesap mı yapıyor, müdahil mi olacak?

Kesin bir çerçeve çizilmiyor. Güç, belirsizlik üzerinden konum alıyor.

Avrupa Ukrayna’daki savaşı destekliyor.

Ama bu “desteğin” sınırı ve nihai amacı sürekli yeniden tarif ediliyor.

Güvenlik mi, ekonomi mi, jeopolitik denge mi?

Açıklamalar var; yön net değil.

Sade insan ekrana bakıyor.

Dünya nüfusu 9 milyara yaklaşıyor.

İnsan şunları soruyor:

Hep birlikte nereye gidiyoruz?

Dünyayı kim yönetiyor?

Kararları kim veriyor?

Senaryoları kim yazıyor?

Büyük bir plan mı var, yoksa herkes kendi anlık çıkarına göre mi hareket ediyor?

Net bir cevap gelmiyor.

Sürekli belirsizlik altında yaşayan bireyde endişe artıyor.

Hayatını kontrol duygusu zayıflıyor.

Zihindeki boşluklarını senaryolarla dolduruyor; çoğu zaman en olumsuz ihtimallerle.

Doğru olan ne?” sorusu geri çekiliyor; “En az zarar göreceğim seçenek ne?” sorusu öne çıkıyor.

Acaba belirsizlik de, kendine aklı sıra bir çıkış aranlar için bilinçli bir proje miydi?

Buradan daha çetin bir soruya geçebiliriz:

Belirsizlik önce düşünsel olarak meşrulaştırıldı mı?

Modernizmin sonrası ya da ötesi olarak algılanan süreci “Post-modern durum” olarak tanımlayan, akımın öncülerinden Jean-François Lyotard bu durumu, “büyük anlatılara duyulan güvensizlik” olarak tanımlıyordu.

Evrensel hakikat iddialarına kuşku,

tek merkezli doğrulara itiraz…

Bu yaklaşım, otoriter kesinliklere

karşı önemli bir eleştiriydi.

Derrida da, anlamın sabit olmadığını, metinlerin sürekli ertelenen anlamlar ürettiğini savunuyordu.

Yani, kesinlik parçalanıyor, yorum çoğalıyordu.

Post-modern düşünce, dogmatik netliğe karşı haklı bir şüphe geliştirdi.

Ancak zamanla bu şüphe, kültürel bir alışkanlığa dönüştü.

Hakikat iddiası riskli görülmeye başlandı.

Bu noktada belirsizlik, eleştirel bir araç olmaktan çıkıp konforlu bir zemine dönüşüyor.

Eğer her şey yoruma açıksa, kimse tam sorumlu değildir.

Eğer tüm anlatılar eşdeğerse, güçlü olan anlatı fiilen galip gelir.

Bu zihniyetle, kayda geçmiş resmî yalanının milyonlarca Iraklının katlindeki payının hesabı sorulmamış bir başbakan eskisi, yeniden o bölgede görev verilerek rezil değil vezir edilir.

Belirsizlik, post-modernizmin bilinçli bir “kaos planı” da değildi deniyor.

Ama kesinliğe duyulan sistematik kuşku, zamanla siyasal ve ekonomik güçlerin işine yarayan bir atmosfere dönüşüyor.

Sonuçta, hakikat tartışmalı, sorumluluk dağıtılmış, yön ise muğlak kalıyor.

Belirsizlik, sistemi esnek kılıyor.

Liderler geri adım atabiliyor.

Devlet pozisyon değiştirebiliyor. “Şartlar değişti” deniyor.

Fail dağılıyor.

Ama sade insan bunun sonuçlarıyla yaşıyor.

Ekonomi dalgalanıyor, hayat pahalanıyor, güvenlik kaygısı artıyor.

Fakat kararın kim tarafından, hangi açık cümleyle alındığını bilmiyor.

Büyük güçler strateji konuşuyor; küçük insana hayatını sürdürmeye çalışmak düşüyor.

Belirsizlikle dünya dönüyor. Sistem aksamıyor.

Ama yön hissi zayıflıyor.

Daha da vahim olarak, uzun süren belirsizlik insanı yalnızca temkinli yapmıyor; içini de kurutuyor.

Sürekli bekleyen, sürekli hesap yapan, sürekli ayar veren biri derinleşemiyor. Kök salamıyor.

Netlik yoksa, yön de yok çünkü.

Sonunda, sade insanın zihninde bir kuşku istesek de istemesek de büyüyor:

Her şey yoruma bu kadar açıksa, bu kadar geri alınabilir sözün içinde,

hakikat’ gerçekten çoğalıyor mu…

Yoksa yalnızca sorumluluk mu buharlaşıyor?

 


© T24