menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir gün gelir…

7 0
friday

Yok, yok. Bunun hesabını sorarız, diye devam etmiyordu. Öyle öfke ile kararlılığı birleştiren bir söz başlangıcı değildi. Bazı şiirlerde, türkülerde söylenir, bir yenilmişlik yahut onu izleyen mahzunluk anlatımı sayılabilir, öyle değildi. Ben bu diyardan giderim, diye biten bir söz de değildi. Üç nokta koyduğuma göre arkasından gelen birkaç sözcük daha olmalıydı. Vardı zaten. Vardı ve şöyleydi: "…unuturmuş insan." Böyle devam edip bitiyordu. Tümünü birden yazarsak: "Bir gün gelir, unuturmuş insan."

Pek sıradan bir cümle. Ama benim için öyle değildi; çünkü sonraki yıllarda yüzlerce, yayımlanmamış olanları da sayarsak, belki de birkaç bine yakın dize yazmış birinin ilk dizesiydi bu. İlk olduğu değil sadece, ne zaman ve nerede yazıldığı bile belleğimdedir. Liseye yeni başlamak üzere olduğum günlerde, dolayısıyla Çanakkale’de yazılmıştır. Biraz daha farklı anlatabilirim: Ne zaman konuşmaya, yazmaya niyetlensek yazıp çizdiği, yapıp ettiği yerlerden, şimdi de yattığı yerden bir biçimde işe karışan üstadın çok sevip kullandığı deyişle “görkemli altmışlı yıllar”ın ilk yarısını bitirmek, ikinci yarısına adım atmak üzereydik.  

Tamam da sonrası yok. Uçmuş gitmiş. Peki, bu tek dize nasıl kalmış belleğimde? Orasını anlatmak biraz uzun sürer. Zamanı da o günlerden biraz daha ileri almak gerekecek.

Yıllardan 1971. Yılın başları. Yuvarlayacak değilim, unutmak mümkün olmadı bugüne kadar, Mart ayının 5’inci günü, sabaha karşı. ODTÜ’de öğrenci yurtlarındayız. Biri dışında tümü bizim üniversitenin öğrencisi olan beş kişi, önceki gün saatler gece yarısından sonrayı gösterirken, Ankara’da dört Amerikan askerini kaçırmışlar. Başkentin, sadece başkentin değil bütün ülkenin gündeminde bu olay var. Olmasın mı? Koskoca Amerika’nın anlı şanlı askerleri, bir müttefikinin başkentinde kaçırılmışlar. Zaten son birkaç yıldır, bahriyelileri o müttefikinin limanlarına adım attıklarında üniversiteli gençler tarafından denize dökülüyorlar, büyükelçileri arabalarının yakılmasını seyrediyorlar, üstelik kuruluşunda rol oynadıkları üniversitenin öğrencileri bu eylemlerin ya içlerinde ya önündeler. Boykotlar her yana yayılmış, işgal dedikleri eylem biçimleri de devreye girmiş.

Bütün bunlar yaşanırken günün önde gelen politikacıları arasında şöyle tartışmalar da yapılıyor: Başbakan Demirel, üniversitelerdeki boykotların az çok anlaşılabilir olmakla birlikte işgallerin düpedüz “anarşik” olduğunu söylüyor. Muhalefetteki CHP’nin genel başkanı İsmet İnönü ise ikisinin birbirinden farksız olduğunu, her ikisini de üniversite gençliğini rahatsız eden birtakım sorunların işareti olarak görmek ve bunların üzerine gitmek gerektiğini ileri sürüyor. O sıralar “terör” sözcüğü gündeme girmemiş daha, varsa yoksa “anarşi” ve “anarşik”. İsmet Paşa da anarşiye göz yummakla, hatta destek çıkmakla suçlanıyor. Şu işe bakın mı demeli: Düzenin en kıdemli ve serinkanlı adamı “anarşik” olarak niteleniyor. Bu sözcüğü o günlerin atışmalarındaki ve daha sonraki sıkıyönetim bildirilerindeki kullanımı........

© soL