Medya kaçıncı güç?
Türkiye’de yaklaşık 25 yıldır farklı bir medya anlayışı türedi. İktidara yandaş olanlar, iktidara muhalefet edenler. İktidara yandaş olanlar, hükümetin yaptığı her şeye kör, sağır, dilsiz bir yapı sergilemekte. Oysa, medyanın özünde muhalefet vardır. Bir şekilde gerçekleri görmek, gördüklerini kamuoyuna aktarmak ve kamuoyunu doğru, hakkaniyetli bir şekilde biçimlemek vardır. Medyanın özündeki muhalefet nereden geliyor? Elbetteki, eleştiri hakkından. Bir toplumda eğer iktidar ve iktidara ortak olanlar, eleştiri hakkını ortadan kaldırmışlarsa, o toplumun hakkaniyetli şekilde büyümesi, tüm kurum ve kuruluşlarıyla yürüyebilmesi mümkün değildir. Bu bağlamda, medyanın öncelikle eleştiri hakkını kullanması, iktidarın da özeleştiri yapabilmesinin önünü açacaktır.
Eğer medya, eleştiri hakkını kullanamazsa, iktidarın her yaptığına eyvallah çekmeye başlamışsa, iktidarın yapamadığı şeylere üç maymunu oynamaya devam ediyorsa, işte o zaman kamuoyunun doğru ve hakkaniyetli şekilde bilinçlendirilmesinin de önü kapanmış olur.Demokrasisi oturmuş toplumlarda medya, yasama-yürütme ve yargıdan sonra gelen dördüncü güç olarak kabul edilir. Fakat, Türkiye gibi demokrasisi hormonlu, siyasal hayatına başka güçler tarafından sık sık müdahale edilen ülkelerde ise medya, çoğu zaman yasama, yürütme ve yargının önüne geçebilmektedir.
Asıl işi kamuoyunu bilgilendirme ve enformasyon olan medyanın bu güce erişmesi, toplum mühendislerinin medyaya verdikleri aşırı önemden kaynaklanmaktadır. Toplumu kendi arzuladıkları bir dünya etrafında şekillendirmek isteyen hakim paradigma ve derin güçler, medyayı bir manivela olarak kullanmakta, insanların zihinlerine, kültürel ve sosyal yapılarına bir biçimde müdahele etmektedirler. Kendisine bahşedilen bu aşırı gücü medya tepe tepe kullanmakta, medya baronlarıyla hakim paradigma elele-kolkola başka işler çevirmekte, tabiri caizse insanlara “Teldeki cambaza bakın” edebiyatı yapılarak sütre gerisinde her türlü alavere dalavere yapılmaktadır.
Bu durum medya baronlarıyla siyaseti biçimleyen güçlerin ve hantal bürokrasinin de aynı çizgide buluşmasına yol açmaktadır.
Bildiğiniz gibi Türkiye’de şu anda iri tirajlı medya organlarının sahibi pozisyonunda bulunanların gazete ve televizyon sahipliği dışında her dalda türlü türlü işleri vardır. Bu işlerin yürütülmesi ve değişik sektörlerde cirit atan medya patronlarının menfaatlerinin korunup kollanmaya ihtiyacı vardır. Bu perspektiften bakıldığında kendilerini özgür kalem olarak tanımlayan, Türkiye’nin demokratik hayatına katkıda bulunduklarını iddia eden medya kalemşörlerinin söylediklerinin hiçbir geçerliliği yoktur. Zira, onların yaptıkları iş, patronlarının değişik sektörlerdeki işlerini besleyen kaynaklara su taşımaktan başka bir şey değildir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, “Biz ne dersek o olur, bizim gibi düşüneceksiniz, bizim gibi giyineceksiniz” şeklinde bir dünya görüşünü topluma dayatan, hakim paradigmanın toplum biçimleme işlevinin manivelası olan medyanın, demokrasiye zerre kadar katkısı olamaz. Öncelikle toplum bütün katmanlarıyla birlikte, bir bütün olarak kabul edilmeli, medya bu katmanlar arasındaki herkesin sözcülüğünü yapmalıdır. Toplumu oluşturan mozayiğin parçalarından biri eksik kalırsa, orada demokrasinin varlığından söz edilemez. Oysa, bugün medya, ülkenin siyasetine, kültürüne, sosyal yapısına biçim vermeye çalışan hakim paradigmanın ve bürokratik oligarşinin sözcülüğünden başka hiçbir şey yapmıyor. Toplumu kendi arzuladıkları bir dünya görüşüne dönüştürmek için medya mensupları ellerinden geleni artlarına koymuyor.
