menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Malumat Hamallığından Marifet Ufkuna!

11 0
17.03.2026

İnsan, hayat yolculuğuna çıktığında cebine koyduğu ilk azığı "merak", sırtına aldığı ilk yükü "bilmek arzusu ", içine düştüğü ilk telaşı ise "anlam/aslını bulma" arayışıdır. Oysa bilmek ve bildiğini anlamlandırmak; aklın kılı kırk yaran öğrenme hırsından değil, "Lâ" diyerek zihindeki putları kırmaktan, yani bildiklerinin, O’nun bilgisi karşısında bir hiçlikten ibaret olduğunu idrak etmekten geçer.

Çoğu insan, yarım yamalak malumatlarla zihnini doldurup buna "hakikat" ismini takar. Bu durum, derin bir uçurumu tek adımda geçmeye çalışmak gibi beyhûde bir çabadır; ne karşı kıyıya sıçrayabilir kişi ne de geride kalmayı göze alabilir; sonuç, kaçınılmaz bir düşüştür.

Cehaletin en tehlikeli hali de budur: Kişinin bilmediğini bilmemesinin yanında, yarım bildikleriyle bütün bilinmezleri açıklamaya yeltenmesi; yani o sahte özgüvenle mutlak olana kafa tutma gafleti… Bir başka deyişle; bildiğini zannettiği şeyler ile perdelenmesi… Böylesi bir kibir ve gafletle malul olan insan, avucunda tuttuğu bilgi kırıntılarını hakikat anahtarı sanırken, aslında kendi benliğinin duvarlarını ören birer tuğlaya sarıldığının farkında bile değildir ne yazık ki…

Gerçek mânâda öğrenme, bir “biriktirme süreci” değil, bir "eksiltme sanatı"dır; yani "nefs-i emmare"nin "her şeyi biliyorum" diyen mağrur sesini susturarak, "bilmiyorum" diyebilme erdemidir. Bu yolda atılan her adım, insana ne kadar çok şey bildiğini değil, ne kadar "hiç" olduğunu, yani cehaletinin, o sonsuz "Bilgi" karşısında nasıl da kıymetli bir boşluk olduğunu fısıldar. Bu, akıl yoksulluğu değil, aksine aklın sınırlarını idrak edip onu Yaratıcı’nın kudreti karşısında bir "hizmetkâr/kul" kılma tevazusudur. Öğrendikçe kendi cahilliğinin ufkunu genişleten insan, aslında kibir duvarlarını yıkarak, yaratılanın ardındaki Yaratıcı’nın ince sanatını fark etmeye başlar.

Bir nehir düşünün; dağdan kopup vadiyi yaran, önüne çıkan taşları aşındıran, şekillendiren dâimi bir akış… Çoğu insan, akarsuyun kenarında durup biriken, hareketsizleşen ve zamanla yosun tutan bir taş olmaya razı gelir. "Ben öğrendim, buraya kadar geldim ve oldum" diyen taş, Vahdet/Aşk nehrinin ritmine yabancılaşır. Oysa insan, o akarsuyun içindeki bir damla olmalıdır: Yönü belli, çabası daim; durdukça değil, aktıkça temizlenen, temizlendikçe de berraklaşan, berraklaştıkça da "fâni varlığını" O’nun “bâki varlığında” eriten ebedi bir varoluş adayı…

Hakikat, nehrin kıyısında "ben" diyenlere kendini ele vermez. O, akarsuyun döküldüğü, yani "enaniyet"in eriyip "Vahdet/Aşk Denizi"ne karıştığı o nihai noktada tecelli eder. Damla, denize ulaştığında damla olmayı bırakır; insan da hakikate/aslına ulaştığında, "ben" demeyi terk eder/edebilmelidir. Orada artık ne damla vardır ne de nehir; sadece "O" vardır.

Öyleyse sormak gerekir:

Bizler, kıyıda benliğimizin ağırlığıyla yosun tutarak biriken birer taş mıyız, yoksa akışın/hayatın içinde arınan, aslına kavuşmayı bekleyen o yolcu damlacıklar mı?

Belki de hakikatin bizden istediği cevapların peşinden gitmek değil, sorduğumuz ya da karşımıza çıkan yanlış soruları temizlemektir. Çünkü insan olma yolundaki insan-oğlu için asıl mesele, bilginin ağırlığıyla yere çakılmak değil; cehaletin —ki burada bahsedilen cehalet; bildiklerimizin, bilmediklerimiz karşısındaki acziyetini idrak etme erdemidir— "hiçlik" bilinciyle/hafifliğiyle, o uçsuz bucaksız "Varlık" denizine kanatlanmaktır.

"Kıyıda 'ben' diyen taş yosun tutar,

Akışta 'hiç' olan damla derya olur."


© Milli Gazete