Edebiyatın Vicdanı
Edebiyat hayatı sorgular.
Bu cümle, sadece teorik bir saptama değil; hakikatli bir edebiyatçının “Niçin yazıyorsunuz?” sualine verebileceği en sarsıcı ve etik derinliği olan cevaptır. Bugün edebiyatı bir "hoşça vakit geçirme" ya da basit bir "kişisel dışavurum" aracı olmaktan çıkarıp, onu bir vicdan borcuna dönüştüren temel motivasyon tam da budur.
Sorgulanmamış Bir Hayatın Yükü
Aslında bu söylem, Sokrates’in o meşhur "Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez" düsturuna bir selam duruşudur. Sokrates’ten bugüne biliyoruz ki; sadece yaşamak yetmez, yaşamı anlamlandırmak ve ruhsal bir dinginliğe ulaşmak gerekir. Ancak içinde bulunduğumuz "haz ve hız" çağında, tensel rahatlamanın peşinde koşarken ruhumuzu ötekileştiriyoruz. Konfor alanlarımızın, toplumsal normların ve alışkanlıkların uyuşturucu etkisiyle, düşünülmeyen bir hayatın figüranları haline geliyoruz.
Tam da burada yavaşlamanın çarelerini aramak, edebiyatın ve felsefenin o sakin limanına sığınmak bir tercih değil, zorunluluktur. Gazali’nin yüzyıllar öncesinden gelen uyarısı bugün hala tazedir: “Sadece bedenine değil ruhuna da değer ver ve gönlünü olgunlaştır. Çünkü kişi bedeninden ziyade, ruhu kadar insandır.”
Edebiyatı bir sanat dalı olarak merkeze alacaksak, şu metaforu kurmak gerekir: Edebiyatın teni sanat, ruhu ise felsefedir. Bu ikili yapı, bize hayatı doğru bir dikkatle izleyebilmemiz için........
