Günlüğümdeki Hollanda
Uçağa bininceye kadar içimde sürekli bir korku vardı. Her an birileri Avrupa’ya uçmamıza engel olacakmış gibi hissediyordum. O kadar çok yasak kuşatmıştı ki hayatımızı, adeta potansiyel suçlu gibiydik. 28 Şubat’ın acı rüzgârı, güzel ülkemizin çiçeklerini soldurmaya devam ediyordu.
Daha önce hac ve umre için yurt dışına çıkmıştım; ancak eşimle birlikte Avrupa’ya ilk seyahatimizdi bu. 4, 7 ve 11 yaşlarındaki üç çocuğumuzu hala ve teyzelerine emanet ederek yol arkadaşımız Şaban Bey ve eşiyle birlikte iki aile yola revan olduk. Özel aracımızla, molalar vererek İstanbul Havalimanı’na ulaştık. Havalimanındaki düzen ve görevlilerin dikkatli ve nazik tavırları beni memnun etti.
Yaklaşık iki buçuk saatlik uçuşun ardından Amsterdam Havalimanı’na indik. Görevli bana bir şeyler sorunca, bir problem var zannıyla yüreğim ağzıma geldi. Üstelik geri gönderilenlerin hikâyelerinin de etkisi altındaydım. Meğer “Hollanda’ya niçin geldiniz?” diye soruyormuş. Bizi karşılamaya gelen arkadaşımızın yardımıyla rahatladık.
Bizi karşılayan ve burada işçi olarak çalışan, aynı binada oturan iki Türk kardeşimiz, tam on dört kişiyi misafir edip sofra kurdular. Bu misafirperverliği bir Avrupalının anlamasını beklemek saflık olur.
Millî Görüş’e mensup işçilerin inşa ettiği mescitte Cuma namazını kıldıktan sonra, aile eğitim kampının yapılacağı Hollanda’nın Kuzey Brabant eyaletindeki Hoogerheide sahil kasabasına hareket ettik. Yaklaşık 150 kilometrelik bir yoldu. Aracı kullanan İbrahim Bey o gün oldukça yorulmuştu, gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. “İhtiyaç olursa aracı kullanabilirim” deyince çok sevindi ve hemen aracı sağa çekti. “Aslında ben de size teklif edecektim” dedi.
Akşamüzeri kamp yerine ulaştık. “Bungalov” dedikleri, tamamen ahşaptan yapılmış, eksiksiz, müstakil sahil evlerine yerleştik. Kamp sahildeydi; ancak mevsim uygun olmadığı için programda denize girmek yoktu.
18 Eylül 1999, Cumartesi
Saat 11.00 civarında, Maraş yöremize ait küçük hediyelerimizi takdim etmek üzere programın baş konuğu Esad Coşan Hoca’yı ziyaret ettik. Mütevazı bir kahvaltının ardından, Maraş yemenisi ve Serdar Yakar Bey’le birlikte kaleme aldığımız ilk kitabımız Hafız Ali Efendi’yi takdim ettim. Yemeniyi giyip yürüdü ve çok memnun oldu: “Birini içeride, diğerini dışarıda giyerim,” dedi. Kitap için dua etti ve yeni eserler yazmamız konusunda teşvikte bulundu. Danimarka’da özel bir okulda öğretmenlik teklifi aldığımı söyleyince, bu görevi tavsiye etmedi. Türkiye’de kalmamın daha hayırlı olacağını, burada da hizmet imkânı bulunduğunu ifade etti. Bu tavsiyede hayır aradım ve gitmedim. Bir tanıdığımızın yeni doğan kızı için isim sordum. “Hayriye olsun, hayırlı evlat olsun,” diye dua etti. “Arayıp haber verin, isimsiz beklemesin,” diye de ekledi.
Biraz da siyasetten söz etti: “Siyasi partilerin emriyle iş yapmayın; sizi üzerler. Ismarlama işler isterler. Din, siyasetin emrinde olmaz. Maalesef öyle olmasını istiyorlar. Muhsin Bey’le birleşmemek büyük bir hataydı. Tek başına iktidar olacakken olunamadı, bu milleti Demirel’e teslim ettiler. Din düşmanlarına fırsat verilmiş oldu…” dedi. Ardından zamanın kıymetine........
