Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?
Oğlum hayatı masal gibi saf, masal gibi huzurlu, masal gibi basit, masal gibi dertsiz, orada olup biten her şeyi gerçek sandığı yaşlardayken, uyumadan önce ona mutlaka içinde balonların uçuştuğu, uçurtmaların bulutlara asıldığı, hayvanların insanlarla konuştuğu, balıkların beğenmediği akarsulardan denizlere doğru yüzdüğü, rüzgarla koşan atların mesafeleri kısalttığı, bir ayağı yerde bir ayağı gökte devlerin kibrit çocuklara yenildiği, sihirli halıların uçak vazifesi gördüğü, dile benden ne dilersin diyen sihirli lambaların etrafı aydınlattığı bir dünyayı yattığı odaya getiren, onun hayal ettiği şekilde hep mutlu sonla biten umut dolu bir masal okurdum her gece.
O sırada birlikte masal alemine dalar, gezeceğimiz yerlerde gezer, uçacağımız şeylerin üzerinden uçar, masalın sonuna geldiğimizde son cümleyi ben okumadan, ezberlemiş gibi o söylerdi:
“Ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar!”
Bir çocuğun muhayyilesinde “sonsuzluk” nasıl bir şeydir sahiden? Bu konu üzerine çalışmış işin erbabı alimlere göre çocuk zamanı bizim gibi algılamaz. Onun için sonsuzluk, “çok ama çok uzun bir zaman”dır, “hiç bitmeyecek, sonu olmayan” bir şey... Misal bir anne çocuğunu bırakıp, “uslu dur, birazdan geliyorum” dediğinde, çocuğun ağlamasının sebebi, annenin “birazdan” dediği şeyin ona “sonsuzluk” olarak gelmesidir. Onun için “sonsuzluk”, “sabrının sınırı”dır. O sonsuzluğu gökyüzüyle, uçsuz bucaksız bir denizle, bitmeyen uzun bir yolla, ucu bucağı görünmeyen şeylerle bir tutar. “Sonsuzluk” onun için “güvenle” de özdeş bir histir. “Annesinin onun sonsuza kadar” seveceğine olan inancı, hayatın tıpkı masallarda olduğu gibi “sonsuza kadar mutlu yaşanacak” bir şey olması gibi.
Kızımla oğlum büyüyünceye kadar “çocuk için sonsuzluk nedir” sorusuyla cebelleşip durdum. Ölüm fikrinden uzak, hayatın bir sonu olduğunu henüz idrak etmemiş biri için yaşamak ne anlama geliyor sahiden? Bir çocuk için yaşamak, her şeyden evvel annesinin yaşamasıdır dedim kendime. Çünkü ben böyle hissetmiştim. Çocuk kendi ölümünü aklına getirmez ama ölüm denilen şeyi idrak etmeye başladığı andan itibaren önce annesinin ölümü düşer aklına. Ve o andan itibaren hep “ya annem ölürse” korkusuyla yaşar. Onu var eden, bu dünyada yaşamasını anlamlı kılan yegâne varlık annesidir çünkü.
“Anne-çocuk, çocuk-anne ve ölüm” ilişkisi Sezai Karakoç’un “Anneler ve Çocuklar” şiirindeki gibidir:
Anne ölünce çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde bir siyah çubuk
Ağzında küçük bir leke
*
Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne
*
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne
Bir çocuğun küçücük eli, annesinin yumuşacık avucunun içindeyse, dünyanın tek mutlu varlığıdır o. O anı da çocuk “sonsuzluk” olarak belleğine kaydeder. Anneden ayrılan bir çocuğun o kadar kalpten ağlamasının sebebi bu olsa gerek. Anneden her ayrılık, sonsuza kadar ayrılık olarak gelir ona. Dünyaya gelirken çocuk annesinden koptuğu için ağlar. Yaşı kaç olursa olsun annesi ölünceye kadar hep çocuktur; annesi ölünce büyüdüğünün anlar insan.
Yarın yeni yılın ilk günü. Biten yıldan ayrılmak, bir çocuğun annesinden ayrılmasına benzemez. Bizi yıla bağlayan bir şey yok, zaman bizim uydurmamız, “yeni yıl” dediğimiz şeyi icat eden biziz nihayetinde. Bu yüzden insan icadı bir şeyden ayrılmak kalpte bir sızı bırakmaz, tam tersine insan eski dediği şeyi hep geride bırakmak, yeni olana koşmak ister. Eskisini satıp yenisini alan birisinin eski arabasının arkasından gözyaşı döktüğü vaki değildir pek ama yenisi karşısında heyecanlandığını yaşayan herkes bilir. Yeni denen bir şey yok, o da insan icadı, yeniyi arayışı insanın zaman denilen kör kuyuda sonsuza sarkıtılmış bir halata tutunma çabasıdır, yolculuğun her merhalesinde eski biçimlerden değişmiş yeni biçimler çıkar karşısına ki, yeni dediğimizi aslında eskinin biçim değiştirmiş halinden başka bir şey olmasa gerek.
Bütün bunları bildiği halde insanlar, yeni yıl yaklaştığından beri birbirlerine “yeni yılın mutluluk getirmesi” temennisinde bulunup duruyorlar. Çok eskiden birbirlerine “tebrik kartı” yollayarak yapıyorlardı bu işi, sonra telefonlar girdi hayatımıza, telefon etmeye başladılar birbirlerine uzaktakiler. Şimdi telefon da etmiyorlar, “matbu” bir mesaj yazıp telefon rehberindeki herkese aynı mesajı gönderip görevlerini yapmış olmanın rahatlığını yaşıyorlar. Oysa, uzaklarda olan birisinin halet-i ruhiyesini kulağımıza gelen sesi ele verebilir sadece.
Bundan vazgeçsek, sadece yılda bir kez, o da yılbaşında birbirimize “mutlu yıllar” demesek, her sabah kalktığımızda “mutlu günler” desek birbirimize ve bunu yılın 365 günü tekrarlasak ne olur sahiden? Hiçbir şey! Tıpkı yılbaşında, mesela yarın birbirimize “mutlu yıllar” dediğimiz halde yeni yılın mutluluk getirmeyeceğini hepimizin bilmesi gibi.........
