Bir şeylerin değerini anlamak bazen kişinin kendi öğrenim süreciyle birlikte, zuhur eden bir musibet sonrasında yapılan mukayeseyle mümkün olmaktadır. Duygusal toplumlarda ikinci seçenek daha baskın durmaktadır. Toplumların dönüşüm süreci öyle kırk elli yıllık periyotların ötesinde, yüz yılları(en azından birkaç nesli) bulabilmektedir. Benzer (homojen) özellik gösteren dar bölge köy/kabile kültüründen şehir kültürüne geçmek öyle çok kolay olmamaktadır. Kültürel değişim ile fiziki değişim aynı zaman diliminde başa başa gitmemekte; kültürel değişim daha ağır bir seyir göstermektedir. Devlette yani gelinen nokta itibariyle demokratik devlette yaşama kültürü de yine kısa zaman diliminde gerçekleşmemektedir. Değişimin doğal akışı birkaç nesli bulabilmektedir.

Modern yönetim kuramları devlet aygıtının varoluş nedenini/görevini daha etkin/verimli icra edebilmesi için hiyerarşik yapısının dikey oluşumdan, yatay oluşuma dönüştürmesi gerektiği öngörülür. Literatürde Ademi Merkeziyetçi yapı olarak tanımlanan bu yapıda, yetki/karar süreçlerinin çoğu yerel yönetimlere devredilmektedir. Lakin merkezi otoritenin (devlet) bu durumda hangi işleri yapacağı tartışma konusu olarak gündeme gelmiştir. Uzlaşılan nokta ise, devlete yüklenilen asıl misyonun, sağlık, güvenlik ve eğitim alanlarında bireylerin ihtiyaç ve taleplerini karşılamak; özellikle güvenlik hususunda tüm özel ve kamu kurumlarının faaliyetlerini denetmek olarak özetlenebilir.

Süregelen yaşantımız içerisinde “bir musibet, bin nasihatten yeğdir” ilkesini yaşam felsefesi haline getirmemiz nedeniyle, problemleri sürekli olarak kucağımızda bulmaktayız. Olumlu yönlerden bakarsak “batılı” düşünce/yaşam tarzı, işlerini tesadüfe bırakmayacak derecede rasyonel ve planlıdır. Devlet olmanın ve devlette yaşamanın istisnası bu olsa gerek, yani sürprizleri azaltmak ve her bireyin güvenliğini tesis etmek. Bizdeki hal biraz daha organik sanki. Evvela musibetlere maruz kalmak. Lakin zaman gösterdi ki musibetlerden hisse çıkardığımızı söylemek oldukça zor. Acılar elbette unutulmalı; lakin erken unutma ve ders alamama durumlarında “tarih tekerrür eder” ne yazık ki… Neticede o çok öykündüğümüz “çağdaş uygarlık” düzeyi pozisyonuna ulaşmak için konuşmaktan öte bir şey yapamama haline sabitlenmekteyiz.

Toplum olarak başımıza gelen musibetlere o kadar alıştık ki; bir facianın acısı daha belleklerimizde sıcaklığını korurken yeni bir faciayla karşılaşmaktayız. İçimizi yakan facialar arasındaki mesafe öylesine birbirine yakın ki, ömürlerimiz faciaların girdabından bir türlü kurtulamamakta ve her faciaya bir hikmet atfederek yeni nesillere de bu hastalığı miras olarak bırakmakta oldukça mahiriz.

Bazen bir deprem vurur bir yanımıza… Yıkılan binalar, oluşan maddi manevi kayıplarının bedelini ödetmek için suçlu aramaya başlarız hemen. Bakarsınız maden kazası olur; ilkin çalışılan sektörle ilgili güvenliği sağlamadılar diye evvela maden sahipleri suçlanır ve ardından devletin denetim görevi sorgulanır.

Anadolu’nun tenha bir kıyısında yaşarken çocuğunun mektepli olmasını isteyen bir baba, kendine farklı alternatifler sunulamadığından gidip bir öğrenci yurduna çocuğunu yerleştirir. Lakin bu gariban baba bir gece ansızın çocuğunun yangında kaldığını öğrenir. Acıyı göğüslemek apayrı bir çileyken, arada akıllanıp yurdun neden denetlenmediği ya da neden yeterince denetlenmediği sorusu gündeme geliverir.

Yine servis elemanı anne/babanın özenle büyüttüğü daha bebek yaştaki evladını aracın içinde havasızlığa mahkûm eder. Feryatla akla gelen ilk soru, bu servisler denetlenmiyor mu? Bazen açılan bir kursta, ya da yurtta masum çocuklara yönelik istismarlar duyarız. Vatandaş yine ilkin eğitim amaçlı açılan bu yerlerin, çalışan personeli ve tüm süreçleriyle devletin denetleyip denetlemediğini sorar.

Ülkeye ne boyutta gelir getirdiği kamuoyunca pek bilinmeyen kıymetli maden aramalarında doğanın hangi kertede tahrip edildiğinin mütalaası yapılmadan, birden milyonlarca ton toprak kaymasının olmasıyla başlayan tartışma ve yine bu tür yerlerin düzenli ve etkili denetlenip denetlenmediği tartışmasının yeniden başlamamasıyla acıların sürgit hale gelmesi acaba kaderin neresinde durmakta?

Yani, birçok şeyin telafisi belki mümkün olabilir ancak, can kaybına neden olan ihmaller ile çocuğun geleceğini etkileyen eğitim hatalarının ne yazık ki telafisi yok.

Bireylerin sağlıklı bir toplumsal yapı içerisinde temel haklarını(can, akıl, inanç, nesil ve mal) endişe duymadan koruyabilmelerini sağlamak, devletin her dönem asli görevi olmuştur. Bireylerin temel haklarını koruyan, etkili bir denetim mekanizmasını tesis etmek elbette devletin görevidir. Denilebilir ki devlet, herkesin(din, dil, felsefe, tarz, tutum, anlayış vs.) kendini emin hissettiği yerin adıdır. Bu minvalde birçok kurumun yapısal olarak özelleştiği sisteme geçişle birlikte, devletin denetim işlevini daha etkin ve verimli hale getirmesi temel bir zorunluluktur. Bundan dolayı devletin, her türlü kamu hizmeti yürüten (özel/kamu) tüm kurumları daha sıkı denetlemesi; bu işi sonuç odaklı olarak değil, aynı zamanda süreç odaklı yürüterek problemlerin daha baştan oluşmasını engellemek amacıyla denetim fonksiyonunu icra eden kurulları daha etkin hale getirmesi gerekmektedir. Tüm önlemlerin alınması yanında, kaçınılmaz olarak ortaya çıkan problemlerin (kamu zararı, verimsizlik, ihmal ve kasıt vs.) nedeni olarak, faillerinin tespiti ve cezalandırılması amacıyla, araştırma inceleme ve soruşturma usullerinin devreye girmesi elbette devletin asli görevidir.

Bu noktada kamu yönetimi yapımızdaki yönetim süreçlerinin vazgeçilmez alt sistemi olan denetim yapısı belli noktalardan tartışma konusu olmuştur. Tartışma konusu ya da zayıf olarak nitelendirilen bazı hususlar üzerinde düşünmek gerekecektir. Üzerinde durulması gereken en temel konu, denetim(teftiş) alt sistemlerinin etkili olup olmadığı hususudur. Zira mevcut haliyle teftiş sistemleri asıl misyonlarını yerine getirme imkânına sahip mi? sorusu üzerinde durmak ve olası zayıf noktaların belirlenerek daha etkin bir yapıya kavuşturulması için gerekli düzenlemeleri yapmak kamu yönetimi adına hayati bir önem taşımaktadır.

Bu alanla ilgili yeterli nicel ve nitelikte alanyazın bulunmakta olup, bizi ilgilendirdiği ve ilkin gözlemlenen problem alanı, devlet teşkilatında bazı kurum ve kurulların işlerini daha etkin, rasyonel ve kamu yarına uygun olarak yürütebilmesi için öncelikle yetkin (liyakat esasına dayalı) kadrolaşma ve bu kadronun daha özgür, şeffaf ve nesnel davranabilmesi için özerk yapılar olması gerekmektedir. Hele hele denetim gibi tümüyle her türlü baskı gruplarından uzak olması gereken denetim sistemlerinin özerkliği tartışma konusu bile edilmemelidir. Esas itibariyle devlet sistemimizde bazı bakanlıkların belli bir politik gücün iradesiyle yönetilmesi yerine, hayatiyet taşıyan (Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet bakanlığı gibi) bakanlıkların; en azından bu bakanlıkların karar süreçlerindeki belli kurulların, herkesin üzerinde uzlaştığı yetkin ve güvenilir kişilerce(uzman/akademisyen/bürokrat) yürütülmesi daha doğru, mantıklı, sonuç odaklı bir uygulama olacaktır. Bizdeki demokratik kültürün evrensel standartlara ulaşması durumunda sanırım bu tür ve düzeyde konuşma, analiz etme gereği kalmayacaktır. Sürekli aynı zeminde patinaj yaptığımıza göre, ülke olarak düşünsel, teorik ve pratik alanda yerimizi muhafaza etmekteyiz. Asıl mesele, bu halimizin bir problem teşkil ettiğinin farkına varıp, bu durumdan rahatsız olma aşamasına geçememek. Bir şeyi problem olarak görüp, ondan rahatsız değilsek, hiçbir problemi çözme imkânımız kalmamıştır.

Facia ve musibetlerden ders çıkarmak yerine, her daim gelecek perspektifi olan, olay ve olguları rasyonel ve verilere dayalı değerlendirebilen ve buna uygun kararlar alabilen bir bilinç düzeyine ulaşmak umuduyla. Esen kalınız…

QOSHE - Devlet ve Denetim - Zafer Özer
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Devlet ve Denetim

3 2
18.02.2024

Bir şeylerin değerini anlamak bazen kişinin kendi öğrenim süreciyle birlikte, zuhur eden bir musibet sonrasında yapılan mukayeseyle mümkün olmaktadır. Duygusal toplumlarda ikinci seçenek daha baskın durmaktadır. Toplumların dönüşüm süreci öyle kırk elli yıllık periyotların ötesinde, yüz yılları(en azından birkaç nesli) bulabilmektedir. Benzer (homojen) özellik gösteren dar bölge köy/kabile kültüründen şehir kültürüne geçmek öyle çok kolay olmamaktadır. Kültürel değişim ile fiziki değişim aynı zaman diliminde başa başa gitmemekte; kültürel değişim daha ağır bir seyir göstermektedir. Devlette yani gelinen nokta itibariyle demokratik devlette yaşama kültürü de yine kısa zaman diliminde gerçekleşmemektedir. Değişimin doğal akışı birkaç nesli bulabilmektedir.

Modern yönetim kuramları devlet aygıtının varoluş nedenini/görevini daha etkin/verimli icra edebilmesi için hiyerarşik yapısının dikey oluşumdan, yatay oluşuma dönüştürmesi gerektiği öngörülür. Literatürde Ademi Merkeziyetçi yapı olarak tanımlanan bu yapıda, yetki/karar süreçlerinin çoğu yerel yönetimlere devredilmektedir. Lakin merkezi otoritenin (devlet) bu durumda hangi işleri yapacağı tartışma konusu olarak gündeme gelmiştir. Uzlaşılan nokta ise, devlete yüklenilen asıl misyonun, sağlık, güvenlik ve eğitim alanlarında bireylerin ihtiyaç ve taleplerini karşılamak; özellikle güvenlik hususunda tüm özel ve kamu kurumlarının faaliyetlerini denetmek olarak özetlenebilir.

Süregelen yaşantımız içerisinde “bir musibet, bin nasihatten yeğdir” ilkesini yaşam felsefesi haline getirmemiz nedeniyle, problemleri sürekli olarak kucağımızda bulmaktayız. Olumlu yönlerden bakarsak “batılı” düşünce/yaşam tarzı, işlerini tesadüfe bırakmayacak derecede rasyonel ve planlıdır. Devlet olmanın ve devlette yaşamanın istisnası bu olsa gerek, yani sürprizleri azaltmak ve her bireyin güvenliğini tesis etmek. Bizdeki hal biraz daha organik sanki. Evvela musibetlere maruz kalmak. Lakin zaman gösterdi ki musibetlerden hisse çıkardığımızı söylemek oldukça zor. Acılar elbette unutulmalı; lakin erken unutma ve ders alamama durumlarında “tarih tekerrür eder” ne yazık ki… Neticede o çok öykündüğümüz “çağdaş uygarlık” düzeyi pozisyonuna ulaşmak için konuşmaktan öte bir şey yapamama haline sabitlenmekteyiz.

Toplum olarak başımıza gelen musibetlere o kadar alıştık ki; bir facianın acısı daha belleklerimizde sıcaklığını korurken yeni bir faciayla karşılaşmaktayız. İçimizi yakan facialar arasındaki mesafe öylesine birbirine yakın ki, ömürlerimiz faciaların girdabından bir türlü kurtulamamakta ve her faciaya bir hikmet........

© Fikir Coğrafyası


Get it on Google Play