Ya siyaset ve şiddet…
Maalesef mesele sadece şiddet değil. Çünkü şiddet hiçbir zaman bu topluma yabancı olmadı. Bugün için mesele şiddetin daha önce hiç olmadığı ölçüde gündelik hayatın eril lümpen bir dili haline gelmiş olması. Artık şiddet yalnızca bir “sonuç” değil, iletişim kurmanın, kendini ifade etmenin, hatta var olmanın formlarından biri olmuş durumda. Okuldaki saldırganlık, hastanedeki öfke, trafikteki gerginlik, evlerdeki gerilim, sokakta rastgele kabaran linç eğilimleri… Bunların her biri aynı dilin farklı ağızları.
Bu dili mümkün kılan şey nedir? Kanımca burada belirleyici olan, gücün sınırsızca ve haksızca kullanılabilmesinin artık hem mümkün hem meşru hem de iş görür hale gelmiş olmasıdır. Bugün Türkiye’de yaşanan da bugünün şiddetini ayırt eden özgün yan da tam burasıdır. Gücün haksız kullanımının açıkça bir siyaset haline getirildiği, haksızlığın insanların gözlerinin içine baka baka yapıldığı, atı alanların Üsküdar’ı geçtiği, meşeler palamutlar turplarla güçlü olanın haklı çıkarılmaya çalışıldığı bir ortam meşrudur, istenirdir, sorun çözer. Unutulmamalıdır ki siyasal alanda gücün kullanım biçimi, yalnızca siyasetin sınırları içinde kalmaz, topluma sızar, gündelik ilişkilere nüfuz eder. Eğer siyasal düzeyde güç, sınır tanımaksızın, hesap vermeksizin, kuralları esneterek ya da yok sayarak kullanılabiliyorsa, bu durum yalnızca bir yönetim tarzı değil, aynı zamanda bir toplumsal mesajdır. Bu mesaj açık ve nettir: Güçlüysen yapabilirsin. Çünkü şiddet aynı zamanda öğrenilen bir şeydir.
Bu öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini anlamak için psikoloji literatürüne gitmeye bile gerek yok aslında; gündelik hayatın kendisi yeterince öğretici. Ama yine de çarpıcı bir örnek olarak 1960’larda yapılan Bobo bebek deneyini hatırlamak yerinde olabilir. Bu deneyde çocuklar, yetişkinlerin bir oyuncak bebeğe saldırgan davranışlar sergilediğini izler. Sonrasında aynı çocuklar, benzer durumla karşılaştıklarında o davranışları taklit eder. Dahası, şiddetin ödüllendirildiğini gördüklerinde bu davranış daha da pekişir. Deneyin gösterdiği şey basittir ama sarsıcıdır: Şiddet öğrenilir, taklit edilir ve meşruiyet kazandığında yaygınlaşır.
Bu mesajın çocuklara ulaşmaması mümkün değildir. Ailede, okulda, sokakta, ekranda, sosyal medyada sürekli yeniden üretilir. Böyle bir ortamda büyüyen bir çocuk için şiddet çoğunlukla düşünüldüğü gibi anormal bir sapma değil, öğrenilmiş bir davranıştır. Öğretmene saldıran öğrenciye baktığımızda, yalnızca bireysel bir öfke patlaması görmeyiz, aynı zamanda ona sunulan toplumsal modelin bir yansımasını görürüz. Çünkü o çocuk, gücün nasıl kullanıldığını izleyerek öğrenmiştir.
Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu yalnızca “ahlaki çöküş”, “sosyal medya” ya da “değerler erozyonu” gibi kavramlarla açıklamak yeterli değil. Burada çok daha somut bir mekanizma var: Gücün engelsiz kullanımının normalleşmesi. Hukukun öngörülebilirliğinin zayıfladığı, kuralların keyfileştiği, hesap verebilirliğin ortadan kalktığı bir ortamda, şiddet yalnızca yaygınlaşmaz; aynı zamanda rasyonelleşir. Bir sorunla karşılaşıldığında, konuşmak, müzakere etmek, uzlaşmak yerine doğrudan güç kullanmak daha “işlevsel” görünmeye başlar.
Dolayısıyla bugün yaşadığımız şiddet dalgasını anlamak için, yalnızca sokaktaki bireye değil, o bireyin içine yerleştiği toplumsal ve siyasal bağlama bakmak zorundayız. Şiddetin bu kadar sıradanlaşması, tesadüf değildir; öğrenilmiş, içselleştirilmiş ve yeniden üretilen bir toplumsal pratik haline gelmiştir şiddet.
Ve belki de en çarpıcı olan şu: Bu pratik, yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendiriyor. Çünkü Bobo bebek deneyinin bize hatırlattığı gibi, çocuklar yalnızca kendilerine söyleneni değil, gördüklerini de öğrenir. Eğer gördükleri şey, gücün engelsiz ve sonuç alıcı kullanımıysa, yarının toplumu da bugünün bu ilişki biçimlerini yeniden üretme eğiliminde olacaktır.
Aslında yazı burada bitiyordu ancak yazıya son halini verdiğimi düşündükten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu olaylarla ilgili yorumu düştü medyaya. Erdoğan sosyal medya vb. eleştirisinden sonra şöyle diyor: “Özellikle suç ve şiddet temalı yapımlarda faillerin güçlü, etkileyici, cezadan muaf, hatta saygın kişiler olarak gösterilmesi gençlerimizin gerçekle bağını zedeliyor.” Katılmamak elde değil ama düşünmeden de duramıyor insan faillerin güçlü, etkileyici, cezadan muaf, hatta saygın kişiler olarak gösterildiği yerler sadece bu yapımlar mıdır? Ya siyaset ve toplum?
Düşününce bu 23 Nisan pek de neşe dolamıyor insan…
