menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trump-Maduro özelinde Monroe’culuğun hegemonik kurumsallaşması ve Bolivarcı tepkinin tarihsel seyri

8 0
10.01.2026

“Mukavemet edebiliyorsan masadasın; mukavemet edemiyorsan benimsin.”

Bugünün küresel düzeni, bu cümlenin taşıdığı yalınlık ve sertlik ölçeğinde işlemektedir. İdealler geri çekilmiştir; küresel sahnede reyting kaygısıyla kurgulanan şov niteliğindeki hamleler, nobranlık, kuralsız ve hudutsuz güç kullanımı ile itaati zorlayan bir performans rejimi belirleyici hâle gelmiştir. Uluslararası sistemi, Birleşmiş Milletler dâhil, hukuk ve değerler ekseninde koordine eden bir merkezî akıl sahada görünmemektedir; karar verme, yaptırım ve yön tayini, değerlendirme yapma imtiyazını elinde tutan güç odakları tarafından fiilen tesis edilmektedir.

“Dünya beşten büyüktür” farkındalığı ancak yeni yeni idrak eşiğine yaklaşırken, Amerika Birleşik Devletleri kontrol sınırlarını aşmış bir güç refleksiyle, bir züccaciye dükkânına girmiş fil misali, sistemin kırılgan unsurlarını ardı ardına tahrip etmektedir. Bu tabloda alışagelmiş müttefiklik kalıpları askıya alınmış; diplomasi, düzen kuran asli bir mekanizma vasfını kaybederek manipülasyon ve dezenformasyonun işlevsel bir aracına dönüşmüştür. Diplomatik alanın tamamı, güç projeksiyonuna ve tek taraflı irade beyanına açık bir zeminde yeniden tanımlanmaktadır. Böylece küresel sistem, norm üretimiyle derinleşen bir yapı sergilemek yerine, reflekslerle işleyen ve hiyerarşiyi baskı kapasitesi üzerinden tahkim eden bir güç düzeni üretmektedir.

Bu tabloda Amerika Birleşik Devletleri, yüzyıllık dış politika kodlarını terk ediyormuş izlenimi verse de fiiliyatta yaptığı şey, yerleşik refleksleri yeni maskelerle dolaşıma sokmaktır. Ancak mevcut konjonktürde, bu maskelerin dahi taşıdığı incelik ortadan kalkmıştır. Trump’ın hoyratlığında; söylemdeki nezaket, açıklamalardaki ihtiyat ve hamlelerdeki sabır sahneden çekilmiş, stratejik derinliğin yerini doğrudan baskı almıştır. Washington’un karşısındaki her aktöre yönelttiği soru artık tek ve yalındır: “Direnebiliyor musun?” Yanıt olumluysa müzakere ihtimali doğabilir; olumsuzsa eğer makus sonuç önceden belirlenmiştir.

Daha çarpıcı olan husus, artık meşruiyet üretme çabasının dahi tali bir yük olarak görülmesidir. Medya, diplomasi ve hukuk aygıtları, kararları gerekçelendiren kurucu unsurlar olarak değil, sergilenen gücü paketleyen araçlar olarak devrededir. Esas mesaj son derece açıktır: İtaatsizlik bedel üretir ve bunun dışındaki tüm anlatılar, yalnızca sahneyi düzenleyen bir senaryo işlevi görmektedir.

Bu tablo, Ezop’un çocukluk aklımızı inşa eden masalındaki sahneyi hatırlatır: Kurt suyun başındadır, kuzu aşağıda. Kurt sorar: “Suyu neden bulandırıyorsun?” Kuzu cevap verir: “Sen yukarıdasın, ben aşağıdayım; bu durumda suyu bulandırmam mümkün olamaz.” Cevap verilmiştir; fakat cevabın doğruluğu süreci etkilemez. Zira mesele savunma ya da hak zemininde şekillenmez. Belirleyici olan, gücün önceden kurulmuş konumu ve hedeflediği sonuçtur. Bugünün küresel siyasal alanında da aynı mantık işlemektedir. Aktörlerin kimliği ve gerekçeleri ikincil kalmakta; belirleyici eşik, yalnızca mukavemet kapasitesi olmaktadır. Mukavemet üretilemediği anda, sonuç sistem tarafından çoktan tayin edilmiş durumdadır.

Son erimde Venezuela örneği, bu kadim refleksin en berrak tezahürlerinden biri olarak kayda geçti. Bir devlet başkanının eşi ile kameralar eşliğinde yatak odasından sürüklenerek çıkarılması; bu sahnenin medya manşetlerine “zafer” başlığıyla taşınması; sokaklara ibret afişleri olarak yansıtılması, hızla aşınan küresel hafızada yeni bir norm alanı üretti. ABD için amaç, yalnızca sonuç almak değildi; hafızaya kazınacak bir mesaj üretmekti. Kovboyların, şeriflerin ve yankee mitolojisinin sahnelediği bu gösteri, en az 500 yıllık ‘çökme estetiğinin’ en hudutsuz alanında kuruldu. Bu haddi olmayan, perva malulü cesaretin kaynağı, kuralsızlığın sağladığı görünürlüktü.

Bu aşamada Amerika Birleşik Devletleri, salt müdahale eden bir aktör olarak konumlanmadı; müdahaleyi tüm dünya için istisnasız, görsel bir disipline, siyasal bir mesaja ve açık bir ültimatoma dönüştürdü. Artık yalnızca sonuç dayatılmıyor; sonuç, sahnelenerek öğretiliyordu. Gösterinin kendisi kurala evrildi; görüntü, yaptırımın yerini alan asli enstrüman hâline getirildi.

Bu tablo, küresel siyasetin post-meşruiyet evresine girdiğini gösteriyor. Meşruiyet üretimi, rıza inşası ve hukuki çerçeveleme tali bir işleve çekilmiş durumda artık. Yerine, limitsiz ve hudutsuz gücün doğrudan dili yerleşiyor. Bu dil, ikna aramıyor aksine salt uyum talep ediyor. Gerekçe üretmiyor bilakis sonuç sergiliyor. Böylece hegemonik içgüdü, kurumsal örtülerden arınarak en sade hâliyle sahneye çıkıyor. Yeni düzen, uzlaşıyla genişleyen bir sistem mantığı taşımıyor; mukavemet eşiği üzerinden hiyerarşi kuran bir baskı geometrisi üretiyor.

Uluslararası hukuk, demokrasi, insan hakları gibi kavramlar ya işlevsiz ya da yalnızca dekor olarak kullanılıyor. Venezuela'daki operasyonun ardında milyon dolarlık ödül vaatleri, “narko-terörist” etiketleri, sembolik medya operasyonları, diplomatik destekçilerin “hukuki” alkışları var. Ama asıl motivasyon apaçık: stratejik petrol, doğalgaz, enerji hatları ve yerin altı-üstü fark etmeksizin tüm kaynaklar. Ve bu son olayda görüntü, gerekçeden daha önemli, kurgu hakikatten daha işlevsel…

2026 Ocak ayının ilk haftasında yaşananlar, geleceğe dair vazıh bir muhbir işlevi görmektedir. Ortaya çıkan tablo, bir ülkenin iç meselesi olarak okunabilecek sınırların ötesindedir ve tüm uluslararası sistemin yönelimine ilişkin açık bir işaret üretmektedir. Artık mesele, New York sokaklarında orta çağın teamüllerini çağrıştıran biçimde, boynunda tek bir ip eksik şekilde teşhir edilen bir aktörün akıbetiyle sınırlı değildir. Bu sahne, modern hukukun, insan hakları söyleminin ve diplomatik nezaketin gerisine düşen bir güç dilini ifşa etmektedir. Orta Çağ’da teşhir, yalnızca cezalandırma amacı taşımazdı; asıl işlevi, seyirciye ders vermek, itaatin sınırlarını göstermek ve otoritenin mutlaklığını zihinlere kazımaktı. Bugün yeniden üretilen de tam olarak budur: Yargıdan önce görüntü, hükümden önce ibret...

Asıl mesele, bu yeni mantığın hangi eşiğe kadar ilerleyeceğidir. Zira Venezuela’da sahnelenen tablo, münferit bir sertlik gösterisi değil; yarın başka bir coğrafyada, benzer dekorlar ve benzer rollerle tekrar edebilecek bir şablon üretmektedir. Bu şablon, hukuku askıya alan, meşruiyeti tali gören ve gücü doğrudan teşhir üzerinden kuran bir ders verme teşebbüsüdür. Orta çağ meydanlarında beden üzerinden kurulan ibret düzeni, bugün küresel sahnede görüntü, medya-sosyal medya ve üzerinde çalışılmış sembolik aşağılamalar üzerinden yeniden dolaşıma sokulmaktadır. Değişen yalnızca araçlardır; mantık, otoritenin çıplak gösterisi olarak aynı kalmaktadır.

Bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri, klasik anlamda bir süper güç rolüyle yetinmemekte; bir Hollywood sahnesinde misyon yüklenmiş bir yönetmen gibi davranmaktadır. Hangi aktörün sahne alacağına, kimin alkışlanacağına, kimin görmezden gelineceğine karar veren merkezî irade, oyunun akışını da tek taraflı biçimde tayin etmekte ve tüm dünyaya bu filmi izletmektedir.

Bu metin, tam da bu yeni paradigmayı; tarihsel süreklilik, hukukî aşınma, siyasal pratik ve propaganda mekanizmalarının iç içe geçtiği bir bağlamda analiz etmeyi amaçlamaktadır. Mesele, belirli bir dönemin Amerikan tercihlerinden ibaret değildir. Karşı karşıya olunan şey, küresel sistemin tamamı için işleyen bir mukavemet sınamasıdır.

Üniversite öğrenciliğim sırasında Dünya Tarihi dersleri vesilesiyle Monroe Doktrini ile aynı tarihsel hatta Simon Bolivar ve onun bağımsızlık mücadelesiyle tanışmam, entelektüel hafızamda kalıcı bir iz bıraktı. O yılların idealist öğrenci heyecanıyla Monroe–Bolivar ekseninde kaleme aldığım, bugün geriye dönüp bakıldığında çocuksu fakat samimi bir arayışın ürünü olarak gördüğüm Muhtasar ABD Tarihi başlıklı çalışmayı yayımlama cesareti bulamasam da siyasal tarihin arka planında işleyen ekonomik ve yapısal dinamikleri sezebilmem açısından öğretici bir deneyim sunmuştu.

İlk bakışta sempatik, pragmatik ve yer yer açık biçimde oportünist bir karakter taşıyan Monroe Doktrini ile buna karşılık hegemonik müdahalelere idealist bir özgürleşme dili kuran Bolivarcı romantizmi o yıllarda ayırt edebilmek, bugün bakıldığında benim için önemli bir entelektüel kazanım anlamı taşımaktadır. Bu iki yaklaşım, yalnızca 19. yüzyıl Kuzey ve Latin Amerika tarihine ait refleksler olarak kalmadı; modern dünya siyasetinde süreklilik gösteren iki temel zihniyet tipini temsil eder hâle geldi. İlki, düzen kuran ve bu düzeni kendi lehine tahkim eden hegemonik aklı; ikincisi ise bu tahakküme karşı siyasal özneleşme ve bağımsızlık arayışını ifade etmektedir.

Yaklaşık otuz yıl sonra Monroe Doktrini ile Bolivarcı tahayyülün güncel siyasetin merkezine yeniden yerleşmesi, benim için bu eski entelektüel ilgiyi bugünün koşulları içinde yeniden düşünmeyi gerekli kıldı. Bu yazı, tarih ilminin sunduğu imkânlardan yararlanarak bugünü anlamaya ve yarına dair düşünsel bir zemin kurmaya yönelik zihinsel bir güncelleme teşebbüsü olarak kaleme alınmıştır.

Simon Bolivar’ın 19. yüzyılın başında şekillenen siyasal tahayyülü ile ABD’nin beşinci Başkanı James Monroe tarafından ilan edilen Monroe Doktrini, Amerika kıtalarının, özellikle de Latin Amerika’nın siyasal seyrini belirleyen iki karşıt zihniyetin tarihsel ifadesi olarak okunmalıdır. Bolivar, önce Avrupa kaynaklı kolonyal tahakküme, ardından ABD merkezli müdahaleci yönelime karşı bölgesel bağımsızlığı, siyasal egemenliği ve Latin Amerika bütünleşmesini savunan bir özgürleşme ufku inşa etmiştir. Monroe Doktrini ise Amerikan kıtasını ABD’nin doğal etki alanı olarak tanımlayan ve zaman içinde bu çerçeveyi fiilî bir nüfuz düzenine dönüştüren doktriner bir sürekliliği temsil etmektedir.

Bu yazı, Bolivar’cılık ile Monroe’culuk arasındaki yapısal karşıtlığı tarihsel arka planı, güncel yansımalarıyla birlikte ele almaktadır. İnceleme, bu rekabetin Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yeniden sertleşen boyutlarını ve Venezuela merkezli gelişmeleri odak noktasına almaktadır. Yaklaşık iki asır boyunca Amerikan kıtasında farklı biçimlerde varlığını sürdüren bu ikili yapı, günümüzde Rusya, Çin ve Avrupa Birliği’nin Latin Amerika denklemine daha görünür biçimde dâhil olmasıyla yeni bir anlam ve işlev kazanmıştır. “Make America Great Again” söylemi etrafında güncellenen neo-Monroe’cu refleks, Bolivarcı bölgesel bağımsızlık ve bütünleşme tahayyülüyle yeniden doğrudan temas hâline girmiştir.

Yazının temel amacı, Monroe Doktrini’nin tarihsel evrimini ve buna karşı gelişen Bolivarcı ideali, tarihsel köklerinden güncel siyasal yansımalarına uzanan bir hat üzerinde, kuramsal çerçeveler ışığında yoğun fakat berrak bir biçimde ortaya koymaktır. Monroe Doktrini ile Bolivar ve Bolivarcılık üzerine yapılacak kısa ve kavramsal izah, son dönemde yaşanan gelişmelere tarihsel bir perspektif kazandırmayı ve güncel hadiselerin daha sağlıklı okunmasına katkı sunmayı hedeflemektedir.

Monroe Doktrini, Amerika Birleşik Devletleri’nin beşinci başkanı James Monroe tarafından 1823 yılında Kongre’ye sunulan Yedinci Yıllık Mesaj kapsamında formüle edilmiş doktriner bir dış politika çerçevesidir. Doktrin olma vasfını fazlasıyla taşıyan bu metin, Batı yarımküre’ye (Amerika kıtaları ile Grönland ve çevre adalar dâhil) ilişkin olarak ABD’nin stratejik tahayyülünü, etki alanı algısını ve siyasal konumlanışını tanımlayan ilkeler bütününü ifade etmektedir. Bu yönüyle Monroe Doktrini, Amerikan dış politikasında salt siyasal bir metin olarak kalmamış; yön tayin eden, süreklilik üreten ve tarihsel bağlama göre yeniden anlamlandırılabilen kurucu bir referans noktası işlevi görmüştür.

İlk formülasyonunda doktrin, Avrupa güçlerine yönelik açık bir siyasal uyarı mahiyetinde ortaya çıkmıştır. Batı yarımküre’nin Avrupa müdahalelerine kapalı olduğu ilkesini tesis etmeyi amaçlayan bu çerçeve; Avrupa’nın yeni kolonizasyon girişimlerinin reddi, Avrupalı güçlerin tahakkümünden çıkma çabası içindeki Amerika kıtasındaki halkların ve bağımsız devletlerin iç işlerine dış müdahalenin kabul edilmemesi ve Avrupa ile Amerika kıtalarının ayrı siyasal etki alanları olarak tanımlanması olmak üzere üç temel ilke etrafında şekillenmiştir. Ancak bu ilkeler, sınırlı ve statik bir savunma hattı olarak kalmamış; zaman içinde genişleyerek ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik siyasal, askerî ve ekonomik rolünü tanımlayan daha kapsamlı bir stratejik sürekliliğe evrilmiştir.

Bu dönüşümle birlikte Monroe Doktrini, dış müdahalelere karşı koruyucu bir refleks olmaktan çıkarak, kıta ölçeğinde kurulan bir hiyerarşinin meşruiyet çerçevesi hâline gelmiş; savunma dili yerini düzen kuran ve bu düzeni tahkim eden hegemonik bir pratiğe bırakmış, Latin Amerika’nın kısa sürede ABD için arka bahçe haline dönüşmesinin zeminini oluşturmuştur.

Bu dönüşümün belirleyici eşiği ise 20. yüzyılın başında geliştirilen Roosevelt Eki ile aşılmıştır. Roosevelt Eki, Latin Amerika’daki siyasal istikrarsızlıkları, yönetim zaaflarını ve özellikle dış borç krizlerini ABD müdahalesi açısından düzenleyici bir sorumluluk alanı olarak tanımlamış; böylece Monroe Doktrini’nin fiilî ve icbar eden bir nüfuz ve denetim mekanizmasına dönüştürmüştür. Bu aşamada doktrin, Avrupa’nın Amerika kıtalarına dönüşünü engelleyen bir sınır çizgisi olmanın ötesine geçerek, gayet sinsice ABD’nin kendisini bölgesel düzenin kurucu ve sürdürücüsü olarak konumlandırmasının teorik zeminini sağlamıştır.

Soğuk Savaş döneminde Monroe Doktrini, bu kez komünizmi çevreleme stratejisinin bölgesel ayağı olarak yeniden anlamlandırılmıştır. Küba’dan Şili’ye, Nikaragua’dan Guatemala’ya uzanan geniş coğrafyada askerî darbeler, örtülü operasyonlar ve rejim mühendisliği girişimleri, Batı yarımküre’nin ideolojik bütünlüğünü koruma söylemi çerçevesinde meşrulaştırılmış ve hususen doktrin, jeopolitik bir yönelim olmanın ötesine çıkmış; aynı........

© CGTN Türk