Dominique Eddé ile Söyleşi: “Burada, Lübnan’da, Köprüler Hem Gerçek Hem de Mecazi Anlamda Havaya Uçtu”
Joseph Andras: Beyrut'ta yaşıyorsunuz. Peki nasıl yaşıyorsunuz? Yani kendi içinizde.
Dominique Eddé: Bu ezici ağırlığı, teraziye koyunca hiçbir ağırlığı olmayan bu yükü nasıl adlandırabiliriz? Sanki artık kendi içimizde, alevsiz bir ateşin içinde, onlarca köyün yerle bir edildiği, yanmış toprağa dönüştüğü bir ortamda yaşamak zorunda kalmışız gibi. Her gün, tam bir çaresizlik içinde yıkımı öğrenmek… Öfkeyi yatıştıramıyorsak da idare etmek. Tiksinti duygusu. Açıklığa ve kesin görüşlere ihtiyaç duyan yakınlarımla artık iletişim kuramamak… Ben sadece gri alanlar ve bir korku yağmuru görüyorum. Her şeye rağmen denemek. Ve aynı zamanda… başka şeyler oluyor, çünkü bahar başladı. O yüzden güllerin açışını kaçırmamaya çalışıyorum. Dostluğun, paylaşılan sıkıntının sıcaklığı.
- “Beyrut harabeye dönmüştü ve Filistin harap olmuştu”: belki bu cümleyi hatırlayacaksınız. Bu sizin cümleniz. Yirmi yıldan fazla oldu. Bu cümle, romanınız Uçurtma’da yer alıyor.[1] Lübnan bugün bombaların altında ve Filistin paramparça. İran’dan bahsetmiyorum bile. Artık sadece tekrarlanmaktan başka bir işe yaramayan bu sözler içinde, toplu olarak nasıl yaşıyoruz?
Burada, Lübnan’da, köprüler hem gerçek hem de mecazi anlamda havaya uçtu. Size de söylediğim gibi, tüm bağlar saldırı altında. Her yerde, sahada, akıl yürütmelerde, duygularda, hatta anılarda bile. 100 metre mesafede gündüz ve gece bir arada yaşanıyor. Büyük otellerin dibine, yerinden edilmişlerin çadırları sıralar halinde dikilmiş. Lüks evler kimi zaman kalelere, kimi zaman sığınaklara dönüştürülmüş.
Yaşanan durumla ilgili görüşler empati ve güvensizlik arasında gidip geliyor. İnsanlar artık nasıl dinleyeceklerini, nasıl anlatacaklarını bilmiyorlar. Nasıl susacaklarını da. Her türlü görüş var. Ve hepsi de keskin. Hâlâ Hizbullah’ın “kahramanca direnişiyle” özdeşleşmek ve bu aşırı silahlı partinin ülkenin siyasi hayatını ele geçirdiğini, İran ve uyuşturucu kaçakçılığıyla finanse edilen, tek bir dini inanca dayalı mesihçi bir yapı geliştirdiğini, Esad’ın halkına karşı yürüttüğü cinai savaşta büyük rol oynadığını unutmak isteyenler var.
Öte yandan, daha dün Gazze’de İsrail ordusunun soykırımcı eylemlerine öfkesini haykıran, ama birdenbire bu kışkırtıcı, üstünlükçü, açıkça ilhakçı gücün kendi kurtuluşları için çalıştığına inanmak isteyenler de var. Elbette siyasi yelpazenin her iki ucunda daha nüanslı görüşler de var, ancak tanım gereği berrak düşüncenin araçlarından biri olan nüans, hem onu talep edenler hem de istemeyenler için bir ıstırap kaynağına dönüştü.
Nüans, bir tarafa ait olma ihtiyacı duyanlar tarafından bir saldırı olarak algılanıyor. Birçoğunun ayakta kalmak için nefrete ya da temelsiz bir iyimserliğe ihtiyacı var. Bu ikisi bir arada da var olabilir. Neredeyse hepsinin Tanrı’ya aşırı bir ihtiyacı var. Her durumda mesele, bir çıkış yolu, bir yardım olmadan ne yapacağını bilememekte düğümleniyor. Yanılsama ve nefret bir yandan bağ kurarken, diğer yandan bu bağı koparıyor.
Bu sendrom günümüzde küresel bir olgu, ancak Lübnan'da olağanüstü bir boyuta ulaştı; çünkü ülke küçük, nüfus yoğunluğu aşırı derecede yüksek, ülkenin varlığını ve dolayısıyla her bireyin varlığını tehdit eden sayısız, neredeyse çözülemez denklemler var. Lübnanlılar felaketleri göğüslemek ve her seferinde boşu boşuna, hiçbir şey karşılığında yeniden ayağa kalkmaktan yorgun düşmüş haldeler. Aynı kötülüğün daha da kötü bir şekilde tekrarlanması, sonunda hayal gücünü köreltti. Dili yoksullaştırdı. Oysa hayal gücü ve sözlü ifade açısından üstün bir ülke varsa, o da Lübnan'dır.
Ancak geçen Şubat ayından bu yana, İsrail’in sahadaki saldırganlığı o kadar acımasız, o kadar zalim, o kadar vahşi ve Hizbullah’ın İran iktidarıyla ilişkisi o kadar iç içe ki, artık zihinlerde gidecek yer kalmadı. Aşağılanma, yorgunluk o kadar büyük ki, nefretler bile çatlıyor. Enerji, hayati olan şeye, hayatta kalmaya yöneliyor. En büyük sefalet içinde bile abartılı davranışlara, dayanışmaya, ihbarlara, ırkçılığa, cömertliğe rastlanıyor... Dostoyevski'nin bir romanının, bir siyaset bilimi incelemesinden daha iyi anlattığı her şeye…
- 2 Mart'tan bu yana Lübnan'da İsrail devleti tarafından 2.167 kişi öldürüldü ve 7.061 kişi yaralandı. Ancak biliyoruz ki rakamlar ruhsuzdur. Yakın zamanda bir doktor vatandaşınız “Karnı deşilmiş, iç organları çıkarılmış, uzuvları kesilmiş ya da kafa travması geçirmiş çok sayıda çocuk geldi. Ayrıca çok sayıda kadın da. Bazıları yolda can veriyor,” diye konuştu Le Monde gazetesine. Bir yazar, bu ruh hallerini anlatmaya, onurlandırmaya, rakamlardan daha net bir şekilde ortaya koymaya çalışabilir mi, yoksa bu ondan aşırı bir beklenti mi olur?
- Bilmiyorum. Bu aşırı bir beklenti ama bazen onu karşılamak mümkün… Dün, büyük İranlı şair ve sinemacı Füruğ Ferruhzad’ın Ev Karanlık adlı filmini keşfettim. Sizin bahsettiğiniz dehşeti gördükten sonra onu izledim: yanmış bedenlerin, parçalanmış çocukların görüntüleri vardı. Hafızamda Gazze’deki günlük dehşet ve Lübnan’da, Suriye’de, bölgede yaşanan elli yıllık vahşet vardı. Tebriz yakınlarındaki bir cüzzamhaneyi konu alan bu siyah-beyaz kısa film, bu acıyı anlatmadan ya da çok az anlatarak tüm boyutlarıyla ele alıyordu. İnanılmaz bir yalınlığa sahip görüntüler ve sözler, bu tarif edilemez acının boyutuna –daha doğrusu derinliğine– yakışır nitelikteydi. Dünya edebiyatında da bu derecede isabetli sayfalar vardır. 1960'lardan kalma bu film, bugün kapımın önünde neler olup bittiğini bana haberlerden daha iyi anlatıyordu. Hastalığın kemirdiği yüzler, parmaksız ayaklar, elsiz kollar aracılığıyla, bu acının tam ortasına bakan gözleri gördüm. Ve bu bakış beni insan varoluşunun en çıplak haline götürdü. Kelimelerin ve görüntülerin ulaşmakta en çok zorlandığı yere. Geriye, tarif edilemez olan karşısında kelime seçimi meselesi kalıyor. Yazdığım tüm sayfalar arasında, hayata geçirilmesi en zor olanı Neden Bu Kadar Karanlık? kitabındaydı. Bu, iç savaş sırasında tamamen çaresiz bir şekilde tanık olduğum bir katliamla ilgiliydi. Bir grup Hıristiyan milis, bulunduğum caddede trafiği durdurmuştu. İçlerinden biri silahını arabamın önündeki araca doğrultmuş, diğeri ise kimlikleri kontrol ediyordu. Müslümanları öldürmeye karar vermişlerdi. Üçünü –belki dördünü, artık hatırlamıyorum– arabadan çıkardılar ve bir duvara dayadılar. Camı açtım ve durmaları için yalvararak yüksek sesle bağırdım. Üçüncü bir adam bana doğru koştu ve silahını boynuma dayayarak susmamı emretti. “Bağırmaya devam edersen seni öldürürüm.” Erkekleri kafalarını duvarlara vurarak katlettiler.
Korkaklığa mahkûm olmuştum. “En azından onları hemen vurun, uzatmayın” diye fısıldadım. Onların o son dakikalarındaki ıstırabını yazmaya bile cesaret edemedim. 2024’teki İsrail bombardımanları sırasında bir hastaneye, yanık servisine gittim. Vücudu bandajlı küçük kızın bakışını, babasının, ona dokunmaya cesaret edemeyen annesinin bakışını anlatacak kelimeleri umutsuzca aradım. Bu son savaşta pes ettim. Bombaların sesini dinlemekle ve gerisini hayal........
