Erdoğan Özmen’i Yazmak - “Psikanaliz, Politika ve Diğer Şeyler”
“Birisi öldüğünde bir yerde vakitsizce, bir insan kardeşimizi kaybettiğimizde birden, aynı kalamayız artık biz de, geridekiler.”[1]
“Birisi öldüğünde bir yerde vakitsizce, bir insan kardeşimizi kaybettiğimizde birden, aynı kalamayız artık biz de, geridekiler.”[1]
Sevgili arkadaşım, kıymetli psikiyatrist, psikoterapist, hoca, yazar, dost, arkadaş, baba, eş, evlat; kısacası sahici bir “insan” olan Erdoğan Özmen’i yazmak… Böyle bir işe cüret ettiğimi söyleyemem. Bu yazı olsa olsa anıya bir ses, yasımıza bir omuz, onu tanımayanlar için de küçük bir tanıtma çabası olabilir. Üstelik kendisi kadar mahir bir yazarın derya deniz sözleri varken, bu metinde benim cümlelerimden çok onun cümleleri duyulsun isterim. Yine de ondan söz etmeden duramıyorum.
Yazıya, birlikte planladığımız son etkinlikten başlayabilirim. Tarihini, ölümünden bir ay öncesine denk getirdiğimizi o zaman bilmiyorduk. Bir söyleşi ve imza günü tasarlamıştık. Çok hevesliydi: “Geçenki çok güzel olmuştu, seninle de yapalım.” Öncesinde buluşup ayrıntıları konuşacaktık; yılbaşı telaşının geçmesini bekliyorduk. Derken bu kez yılbaşında ben zatürre nedeniyle hastaneye yattım, onun kemoterapi arasını kaçırdım. Bir türlü görüşemedik. Yine de içimizde, söyleşinin güzel geçeceğine dair bir inanç vardı.
“Nasıl olsun istersin Erdoğancığım? Seni yormadan, ağır ağır mı ilerleyelim? Söyleşi mi diyelim, imza gününü de ekleyelim mi?” Arkadaşımın hiçbir kitabını ona imzalatmamış olduğumu utancımdan söyleyemiyordum. Zor olsa da üstümüzde hâlâ “her şey yeniden eskisi gibi olacak” duygusunun büyüsü vardı. Erdoğan’ın konuşmaya dair isteği ve buna inanması, bana da sağlığı konusunda umut veriyordu. Belki sonra benim ofiste ya da dernekte yine bir eğitim bile açardık. Ben onu hep biraz gaza getirirdim; hoşuna giderdi. “Sen bunu hep yap bana, dürt beni,” derdi. Bu söyleşinin onun hayatla bağını güçlendireceğini düşünüyordum. Geçmişe gidip onunla yine şakalaşıyorum: “Hani bu kez planı sen yapacaktın Erdoğan?” “Tamam, söz, bu sefer ben yapacağım Didem.” Bazen yapardı da. Yapmadığında ise ben içimden hep aynı cümleyi tekrarlardım: “Olsun, canın sağ olsun; yine ben yaparım.” Canın sağ olsun…
Sonra etkinlik ansızın bir hafta ertelendi: hastane. Ardından biraz daha erteleme. Bir ay sonrasına dair umutlu birkaç mesaj… Ben ise bütünüyle inkâr ediyordum. Son mesajıma cevap gelmedi. O günlerde bir rüya gördüm. Rüyamda beni arıyordu; konuşuyor, ama ağlıyordu. Öleceğini söylüyor, ağlıyordu; ben de ağlıyordum. Rüyadan sonraki günlerde zihnimde hep aynı soru dolaşıp durdu: Acaba böyle bir konuşma gerçekten yaşandı mı? Elbette yaşanmadığını biliyordum. Ama bütünüyle imkânsız da değildi. Beni arayıp ağlamazdı belki; yine de öleceğini bilip buna ağlamayacak biri değildi. Onca yıl kayıp, yas, melankoli ve depresyon üzerine düşünmüş birinin, yine de yaşamdan yana olacağını adım gibi biliyorum. İnsan böyledir; böyle de olmalıdır. Galiba rüyada ağlayan iki kişi de bendim. Kötü haberi kendime ben veriyordum. Bir bakıma onun kitabının adına benzer bir şeydi bu: Rüyada Uyanmak. Benim de rüyada uyanmam gerekiyordu; ama o günlerin kişisel karmaşası içinde inkâr ağır bastı. Bir ay sonraki buluşma tarihine geldiğimizde kâbus gerçek olmuştu. Kötü haber, bu kez en küçük bir ritüelle bile kutlamayacağım bir bayram sabahı geldi. Ertesi gün yine buluştuk; sevenleri oradaydı. Ama bu kez bir söyleşi için değil, onu uğurlamak için. Buluşma oldu; konuşma olmadı.
Yokluğun Yankısı-Anma
Ölümünden bir hafta sonra bir buluşma daha yapıldı. Aslında aylar önce planlanmıştı. Kurucu üyelerinden olduğu derneğimizin bu yılki sempozyumuna hazırlanırken, farkında olmadan ruhsal bir hazırlık da yapıyormuşuz. Bunu sonradan anladım. Tümüyle inkâr içinde olduğum için, aylardır üzerinde çalıştığımız sempozyuma “İnkâr-Uzaklaşma” temasını koymuş olmamı; son oturuma Erdoğan’ı canı gibi seven ve bizi tanıştıran Oktay Şılar’ı davet etmemi; ona bir yas filmi olan Hamnet’i çalışmayı önermemi; daha Erdoğan’ı kaybetmeden birkaç hafta önce o oturumun adını “Yokluğun Yankısı” diye belirlemiş olmamızı ancak sonradan düşünebildim.
Mezarlıkta birbirimize “Son oturumu Erdoğan Özmen oturumu yapalım” deyişimizi, sempozyum gününü gözyaşlarıyla, anılarla, onu tanıyan tanımayan pek çok kişiyle ve hayatım boyunca unutmayacağım iki saatlik bir yas çalışmasıyla kapatmış olmamızın anlamını ise ancak ertesi gün kavrayabildim. Tıpkı rüyamda olduğu gibi, ben yine sonradan uyanmıştım. Zihnim, bilinçdışının kendine özgü arayüzünde, benden önce hazırlık yapıyordu.
Bu durum, Erdoğan’ın Birikim’de yayımlanan ve Asla Gözlerini Kaçırma filmine ayırdığı iki yazıda hatırlattığı bir şeyi düşündürüyor bana: Bilinçdışı, bilgiden bağımsız olarak arka planda, kendine has bir çalışma mantığıyla işliyordu.
Yapamadığı konuşmanın adını bir ay önceden koymuştu: “Psikanaliz, politika ve diğer şeyler.” O konuşmada ne anlatacaktı? Dahası, o........
