menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gözlemlenebilir astronomik olayların etkileri

17 0
previous day

Gökyüzüne bakmanın, insanlığın en eski ve en belirleyici entelektüel faaliyetlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Ama bu bakışın kendisi tarihsel süreç içinde dönüşmüştür. Başlangıçta bu dönüşüm ne doğrusal ne de kaçınılmazdı. Gözlemlenebilir astronomik olayların bilim tarihindeki yerini anlamak için önce bu bakışın ne tür bir nesneye yöneldiğini ve zamanla nasıl değiştiğini sormak gerekir.

GÖK VE ANLAM

Antik çağlarda gökyüzü, insan için anlam yüklü bir uzamdı, toplumsal ve kozmolojik düzenin bir yansımasıydı. Tutulmalar, kuyruklu yıldızlar, gezegenlerin alışılmadık konumlanmaları, olayların öncesinde ya da o sırada görülen göksel olgular, insan topluluklarının tarihine doğrudan müdahale eden işaretler olarak kavranıyordu. Çin’de ejderhanın Güneş’i yutması, kimi uygarlıklarda tutulmanın kral için ölüm habercisi sayılması, kimi uygarlıklarda ise tanrısal bir mesaj olarak yorumlanması, bunların hepsi, gökyüzünün insan zihninde anlam üretmenin öncelikli bir alanı işlevi gördüğünü gösteriyor.

Gökyüzünün düzenli ve tahmin edilemez görünen hareketleri, egemenliğin meşrulaştırılmasına, toplumsal zamanın örgütlenmesine ve ritüel pratiklerin sürdürülmesine hizmet ediyordu. Yani gökyüzü, başlangıçta, ideolojik bir araçtı. Anlam yükü ile pratik işlevle iç içe geçmişti.

Tarım toplumlarında ekim ve hasat zamanlarının, nehir taşkınlarının, mevsimlerin hesaplanması, dinî takvimlerin düzenlenmesi, ticaret yollarının belirlenmesi, gökyüzünü düzenli ve dikkatli bir biçimde izlemeyi gerektiriyordu. Gözlem, zamanla yalnızca bir pratik araç olmaktan çıkıp bilginin kendisi hâline geldi.

GÖZLEMDEN KURAMSALLAŞMAYA

Tutulmaların bilim tarihindeki yeri, bu dönüşümü somut biçimde görmek açısından özellikle verimli bir örnektir. Ay ve Güneş tutulmalarının belirli döngülerle gerçekleştiğinin fark edilmesiyle oluşan farkındalık, göksel olayların rastlantısal değil, yasalara tabi olduğu düşüncesinin ilk biçimlerinden birini temsil ediyordu. Babil astronomlarının Saros döngüsünü, yani tutulmaların yaklaşık 18 yıllık periyodunu keşfetmeleri, bu anlamda bir felsefi sıçramayı da içeriyor: Gözlem tekrarlandıkça ve bu tekrarlar kaydedildikçe, görünüşlerin arkasındaki düzenin peşine düşmek mümkün hâle geldi. Ancak bir ayrımı özenle korumamız gerekiyor.

Gözlem ile kuram arasındaki mesafe, bilim tarihinin en temel çelişmelerindendir. Tutulmaları önceden hesaplayabilen bir astronomi bilgisine sahip olmak, bu bilgiyi neyin ürettiğini açıklamaktan çok farklıdır. Antik dünyanın büyük gözlemcileri bu iki düzey arasındaki mesafeyi her zaman netlikle göremediler. Dolayısıyla astronomik tahmin gücü, çoğu zaman gerçek bir fiziksel açıklama olmaksızın da elde edilebiliyordu.

Kopernik’in Güneş merkezli modeli, bu anlamda, yalnızca astronomik bir yeniden düzenlemenin çok ötesindedir. Dünya’nın evrenin merkezi olmadığı savı, insan için anlam üreten yerleşik kozmolojik düzene ve dolayısıyla bu düzene dayanan toplumsal ve dinî meşruiyet yapılarına doğrudan bir itirazı da içeriyordu. Öyleyse astronomi burada, ideolojik bir kırılma noktasıdır. Kopernik’ten Galileo’ya, oradan Newton’a uzanan hat, bu kırılmanın nasıl derinleştiğini ve genişlediğini gösteriyor.

EİNSTEİN VE SINAMA

1919 Güneş tutulmasında Arthur Eddington önderliğinde gerçekleştirilen gözlem, bu tartışmaya bambaşka bir boyut katıyor. Genel görelilik kuramı, ışığın kütle tarafından büküldüğünü öngörüyordu. Tam bir Güneş tutulması esnasında, Güneş’in yakınından geçen yıldız ışığının bükülüp bükülmediği gözlemlenebilirdi. Eddington’ın ölçümleri Einstein’ı doğruladı.

Bu olay, bilim felsefesi açısından bir yöntem sorunu olarak da düşünülmelidir. Doğrulama mantığı ile çürütme mantığı arasındaki çelişme burada somutlaşıyor çünkü. Einstein’ın kuramı, yalnızca geçmiş gözlemlerle tutarlı olmakla yetinmiyordu, yeni ve öngörülmemiş durumlar için sınabilir tahminler üretiyordu. Bu, modern bilimsel kuramın en güçlü özelliklerinden biridir: Bilineni açıklamaktan ziyade bilinmeyeni öngörmek ve bu öngörüyü sınamak... Tutulmanın böyle bir sınamaya zemin oluşturması, astronomik gözlemin bilim tarihindeki işlevini çok boyutlu bir biçimde gösteriyor: Gözlem hem hipotezi üretiyor hem de onu denetliyor ve her doğrulama yeni soruları açıyor, her gözlem aynı zamanda yeni gözlemler gerektiriyor… Bildikçe bilinmesi gereken şeylerin sayısı artıyor.

DEĞİŞEN VE DEĞİŞMEYEN

Gözlemlenebilir astronomik olayların bilim tarihindeki yerinin yalnızca bir keşifler sıralaması olmadığını bilmek gerekiyor. Bu yer, insanın doğayı anlamlandırma biçiminin, bilgiyle iktidar arasındaki ilişkinin, gözlem ile kuram arasındaki çelişmenin ve bilimsel düşüncenin toplumsal koşullanmışlığının somut bir görünüm alanıdır. Gökyüzüne bakmanın kendisi değişmedi; değişen, bu bakışın ne tür bir nesneye yöneldiği, hangi sorularla şekillendiği ve hangi pratik ve toplumsal ilişkiler içinde anlam kazandığıdır.

Bütün bu bilimsel gelişmeye rağmen astronomik olayların kültürel ve toplumsal izleri silinip gitmedi. Ay tutulmasının hâlâ “Kanlı Ay” olarak adlandırılması, bu kalıcılığın en sıradan ama en aydınlatıcı örneği. Demek ki bilimsel açıklama, sembolik yorumu büsbütün yerinden etmiyor. Sembolik açıklama, bilimsel açıklamanın yanında, onunla birlikte yaşamaya devam ediyor.

Bilim ve Ütopya dergisi, Ay ve Güneş tutulmalarının tarih üzerindeki etkisini geçtiğimiz senenin haziran ayında konu edinmişti. Meraklılar için dergi hâlâ ulaşılabilir.


© Aydınlık