Topraktan 'Müze/Hapishane' vitrinlerine
TAŞ YERİNDE AĞIRDIR-174. UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM
“Taş Yerinde Ağırdır” başlığıyla yıllardır sürdürdüğümüz yazı dizimizde bugün yolculuğumuzu başka bir iz üzerinde sürdürüyoruz.
Bu yolculuk boyunca bir gerçeğin altını ısrarla çizmeye çalıştık:
19. yüzyılın sonlarında Bergama’dan alınıp, götürülüp, kaçırılıp Berlin’e taşınan Zeus Sunağı’nın, heykellerin, kabartmaların ve daha nice tarihi eserin yeri Almanya değildir.
Çünkü onlar yalnızca güzel sanat eserleri olarak görülemez.
Doğdukları toprağın tarihidir, belleğidir, kimliğidir.
Bir müzenin vitrininde sergileniyor olmaları, izinli ya da izinsiz götürülmüş olmaları, bugün orada bulunmalarını doğru ve meşru kılmaz.
Büyük ya da küçük, ünlü ya da adı bilinmeyen her eser için aynı her eser için aynı ilkeyi savunuyoruz:
Bu kez dev bir sunaktan, mermer bir heykelden değil; Batı Anadolu toprağından ve Bergamalı bir ustanın elinden çıkmış küçük, güzel bir seramik kaptan söz edeceğiz.
Bazen küçücük bir kap da koca bir tarihi anlatır.
Günümüzden yaklaşık 2300 yıl önce, İ.Ö. 2. yüzyılda en yüksek düzeyine ulaşan Pergamon/Bergama uygarlığı; heykelcilik, tıp, şehircilik ve mimarlıkta gösterdiği yaratıcılığın yanı sıra seramikte de göz alıcı eserler üretmişti.
Pergamonlu ustalar burada, Bergama'nın toprağını işleyerek Helenistik dünyanın en güzel seramik kaplarından bazılarını üretiyorlardı.
Bu üretim alanlarında yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan ve günümüze ulaşan kimi kalıntılar bugün Bergama'daki Kızıl Avlu/Mısır Tanrıları Tapınağı'nın avlusunda korunuyor.
Pergamon sanatının heykelcilikte gösterdiği benzersiz başarı, seramik eserlerde de kendini gösteriyordu.
Kent Akropolü'nün, bugünkü Bergama tepesinin kuzeyinde, Ketios/Kestel Çayı Vadisinde kurulan seramik atölyeleri ve ocaklarında birbirinden güzel kaplar üretiliyordu.
Kili biçimlendirip kaplar yapmak, insanlığın binlerce yıl önce öğrendiği en eski becerilerden biriydi.
Helenistik dünyanın zenginleri altın, gümüş ve bronzdan yapılmış değerli kaplar kullanıyordu. Pergamonlu seramik ustaları ise bu metal kapların biçim ve bezeme anlayışından yararlanarak daha ucuz ama gösterişli sofra kapları üretmeyi başardılar.
Metal işçiliğinde görülen kabartmalar seramik yüzeylere aktarılıyor, bunun için kalıp tekniğinden yararlanılıyordu.
Uzun süre “Megara kâseleri” olarak adlandırılan bu tür kaplar çoğunlukla yarım küre biçiminde ve kulpsuzdu.
Önceden hazırlanmış bezemeli bir kalıbın içine kil bastırılıyor, böylece kabın dış yüzeyinde kabartmalar meydana geliyordu.
Bu yöntem aynı bezemeye sahip çok sayıda kabın üretilmesini de mümkün kılıyordu.
Bu kapların adı konusunda ilginç bir ayrıntı var.
“Megara kâsesi” antik çağda kullanılan bir ad değildi. Modern arkeologların verdiği geleneksel bir adlandırmaydı ve bu kapların ilk kez Yunanistan’da Megara adlı bir kentte üretildiği anlamına gelmiyordu.
Bugünkü........
