Akşam “ne izlesem” diye soranlar için…
Bu hafta bolca dizi ve film izledim. Hastaydım, yataktaydım, tüm gün yatınca gece de uyku tutmuyordu. İyisi mi sizi ne izlesek derdinden kurtarayım dedim.
Birkaç bölümünü izlediklerimi yazının en sonunda yazacağım ama Heweliusz, Vladimir sonra Love & Death, ardından Candy’yi anlatayım.Son ikisi aynı gerçek vakayı, aynı banliyö evrenini, aynı domestik huzursuzluğu farklı biçimlerle yeniden anlatıyordu. Hem Hulu hem HBO Max yapımı olarak çekilmiş ve aralarında sadece bir sene var. Demek ki bu tür çok ilgi çekiyor, ya da demek ki bu konu çok ilgi çekiyor. Bu iki dizideki, yani Love and Death ve Candy’deki olayın ne olduğunu anlatarak başlayayım. Bu kısmı izleyecekler için spoiler içeriyor, belirtelim.
1980 yılında Texas’ın Wylie kasabasında, ilk bakışta son derece sakin bir banliyö hayatının içinde Candy Montgomery, evli, iki çocuklu, kilise cemaatine bağlı bir kadın. Aynı kiliseye gittiği Betty Gore ve eşiyle yakın bir sosyal çevre paylaşıyor. Amaçsızlık, sıkıntı, tek düze hayatın ve evliliğin monotonlaşmasıyla Candy, Betty’nin eşi Allan Gore ile bir ilişki yaşamaya başlıyor. Gel zaman git zaman ilişki bitiyor.
13 Haziran 1980 günü Candy, Betty’nin evine gidiyor. Çünkü çiftlerin çocukları da arkadaş, yasak ilişkileri bitse de ailelerin ilişkisi bitmiyor. Bu görünürde sıradan bir ziyaret, ancak evin içinde hiçbir zaman tam olarak netleşmeyecek olan bir cinayet yaşanıyor. Candy’nin anlattığına göre Betty, ilişkiyi öğrendikten sonra ona bir balta ile saldırıyor. O noktadan sonra olay bir anda kontrolden çıkıyor, Candy baltayı ele geçiriyor ve Betty’ye defalarca vurarak onu öldürüyor. Otopsi raporlarına göre balta darbesi kırkın üzerinde. Bu aşırılık, olayın en çok tartışılan kısmı. Daha da çarpıcı olan, olaydan hemen sonra Candy’nin gündelik hayatına geri dönmesi. Candy, Betty’yi öldürdükten sonra onun evinde duş alıyor, sonra çıkıp çocuklarını alıp, yüzme dersine gidiyor, yani normal rutinine devam ediyor. Suçun bu kadar sıradan bir günün içine yerleşmesi, hikâyenin kültürel etkisini büyüten şeylerden biri. Cinayet kısa sürede ortaya çıkıyor ve Candy tutuklanıyor. 1980’de görülen davada Candy, meşru müdafaa savunması yapıyor. Özellikle çocukluk travmasına dayandırılan bir psikolojik durumla savunma yaparak sonuçta jürinin Candy’yi beraat ettirmesi sağlanıyor. Aslında ne olduğunu ve o gün o evde neler yaşandığını kimse bilmiyor.
Düzenli, dindar, orta sınıf bir banliyö hayatı ile aşırı şiddet aynı anda nasıl var olabilir, bu pek merak uyandırıyor ve bu iki dizi çekiliyor. Bunun öncesinde aynı hikâyenin bir filmi ve bir kitabı da çekilmiş. Bu çelişkili gibi görünen durum yanıltıcı elbette zira gündelik hayat sosyolojisi ve feminist teori, normalliğin sürekli yeniden kurulan ve bastırmalar üzerinden sürdürülen kırılgan bir düzen olduğunu söyler. Bu bağlamda banliyö hayatı gerilimlerin, arzuların ve çatışmaların görünmez kılındığı bir yer. Ama bence bu dizilerde kadının katil olmasının da ilgi çekmesinde ilgisi büyük.
Uluslararası literatürde true crime, en temel anlamıyla gerçek suçları ve gerçek kişileri merkeze alan bir anlatı biçimi. True crime çoğunlukla anlamsız görünen şiddeti anlamlı bir çerçeveye yerleştirmeye uğraşıyor, aslında bu genelde kurgu metnin yaptığı şey, kaosu anlatıya çevirmek.
Türün modern biçiminin güvenlik, düzen ve adalet saplantısıyla yakından ilgisi var aynı zamanda yasak olana dönük insani merak, aynı zamanda formüle dayalı ve bu yüzden yatıştırıcı. Bir de çözülmemiş ya da sistemin yetersiz kaldığı vakalarda izleyici adalet fantezisi de tüketiyor.
Bu arada true crime izlemede toplumsal cinsiyet boyutu da literatürde merkezi bir yer tutuyor. Vicary ve Fraley’nin çalışması, kadınların erkeklere kıyasla true crime anlatılarına daha fazla........
