Bitlis Hâdisesi'nin Üç Şeyhi!
Gayda Tekyesi'ne akşam namazının bir saat kadar öncesinde vardı. Dergâh her zamanki gibi kalabalık olmakla birlikte hissedilir bir sessizliğin hükmedişine bir mânâ veremedi.
Karşılaştığı bakışlardan hüzün akıyordu, yüzler solgun gibiydi. Kendisini tanıyıp karşılamak için yaklaşan sofinin bir şey söylemesine fırsat vermeden,
"Menfî bir şey mi var sofi?" diye sordu.
Kırklı yaşlarda, cılız gövdesi hafif sola meyleden sofî zorakî gülümseyerek,
"Hazret-i Şeyh çok hasta!" diye fısıldadı.
Seyyid Nur Muhammed'in hasta olduğu Hizan'da kulağına çalınmıştı fakat Gaydalılara yas tutturacak kadar ileri seviyede olduğunu düşünmemişti. Bahseden de zaten sıradan bir rahatsızlık gibi söylemişti. Henüz yaşlı olmadığını düşündü ancak hastalık ve ecel yaşa bakmıyordu. Anlaşılan kendisine "Şeyh Talebesi" unvanını kazandıran hocası da yolun sonuna gelmiş, bu fanî dünya defterini kapatmak üzereydi. O zanla,
"Vaziyeti ciddi mi?" dedi.
Sofi eline sarılırken,
"Çok, Seyda!" diye kısa bir cevab verdi.
Bediüzzaman'ın vermek istemediği heybeyi adeta zorla aldı. Sonra,
"Buyur Seyda." diyerek dergâha yöneldi.
On üç yıl kadar önce ders aldığı medrese olduğu gibi duruyordu. Buradan ayrılıp gitmesine sebeb olan kavganın yaşandığı meydana bakışları kaydı. Seyyid Nur Muhammed'in oğlu ile aynı ismi taşıyan Molla Şahabeddin'in yüzü, kan damlayan başı gözlerinin önünden geçti. Talihsiz bir gündü, tahsilden de, çok sevdiği Gayda'dan da kopmasına sebeb olmuştu.
Üst kata çıkan ahşap merdivenin başında kendisini Seyyid Nur Muhammed'in oğlu Seyyid Şahabeddin karşıladı. Yüzü sevinç içinde olmasına rağmen, bakışlarında belli belirsiz bir merak vardı. Çehresi babasından izler taşıyordu. Geniş alnı, siyaha çalan gözleri, çok hafif bir kemerin şekillendirdiği burnu ile henüz yirmisinde bir delikanlıydı. Bediüzzaman'ı küçük yaşlardan beri tanıyordu ve çehresini hiç unutmamıştı. Zaten Molla Said'den sadece dört-beş yaş kadar küçüktü.
"Seyda'm hoş gelmiş, babamın talebesi........
