menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kültürel Paradigma Değişikliği

11 0
28.02.2026

Batılılaşma ile ilgili fikri altyapının görünür olması Tanzimat Fermanıyla başlar. O günden bu güne kitaplar, makaleler, tezler gibi birçok yazılı materyal; konferanslar, oturumlar, seminerler gibi paylaşımlarla Batılılaşma serüvenimiz bütün yönleriyle anlatılmıştır, anlatılmaktadır da. Mehmet Akif Ersoy, Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve en sert eleştirileri yapanlardan birisi olan D. Mehmet Doğan Batı ve batıcılık anlayışıyla ile ilgili söz söyleyenlerin başında gelir. Bunlar ve daha birçok mütefekkirin itirazı medeni ve insani bir duruş talebine değil; genellikle milli, dini değerlerimize ve tarihimize karşı takınılan “öteki, çağdışılık, gericilik” yaftalarınadır.

Bunların yanında Batı medeniyetine terfi etmenin zorunlu olduğunu savunmaya devam eden önemli sayıda yazar, çizer de düşüncelerini açıklamaya devam etmişlerdir. Batı karşıtı olanların da,  Batıcılığı benimseyip onun tellallığını yapanların da büyük oranda ittifak ettiği bir nokta vardır:  O da, görüntüden öteye gitmeyen ve oldukça iğreti duran taklit alışkanlığını bir tarafa bırakırsak; günümüzde Batı’dan devşirilmek istenilen çağdaşlık ve medeniyet konusunda hayal edilen gelişmelerinin çok uzağında olduğumuzdur.

Batılılaşma anlayışının doğal sonucu olarak değişmesi, terkedilmesi gerektiği düşünülen değerler; bu milletin bin yılı aşkın süredir hayat sahnesinde sergilediği ve büyük kısmı İslâm kaynaklı toplumsal dinamiklerdir. Bu dinamiklerin yerine çağdaşlık ve medenilik başlığı altında bir sunum yapılmıştır. Bu değişim çabası büyük ölçüde Batının mensup olduğu Hristiyanlıktan ve günümüzde farklı şekillerde yeniden ortaya çıkan sapkınlıklarına zemin hazırlayan karanlık geçmişinin izlerini taşıyan kültüründen aldığı hayat tarzını;  İslâm’ın sancaktarlığını yapmış bir milletin damarlarına enjekte etme çabasıdır.

Bu anlayışı hayata dâhil etme adına; nikâh törenlerinin icrasından bayram tebriklerine; yılbaşı kutlamalarından anneler ve babalar günlerine; her gün yenileri çıkan anma, kutlama günlerinden; yarışmalara, müzik ve eğlence anlayışına kadar Batı patenti taşıyan her türlü yaşam alışkanlığı toplumsal hayatımıza yeni bir değer(!) olarak monte edilmiştir. Bu değişimin çoğu zaman da devletin resmi teşviki ile yapıldığı da bilinmektedir. Batı medeniyeti; içimizdeki birtakım silahşorlarını de kullanarak kendi hayat tarzlarından devşirdiği ve hiç de bizim değerlerimizi taşımayan kutlamaları, hem kültürel, hem de ekonomik sömürünün bir parçası olarak gösterişli bir çağdaşlık ambalajıyla topluma yerleştirmeye çalışılmış, ne yazık ki büyük oranda da başarılı olmuştur. Bu sömürü sadece kendi değerlerini aşılamakla kalmamış; bize ait olan kandilleri, dini ve milli bayramları bile kendi kapitalist çarklarına ilave bir dişli olarak yerleştirmeyi de başarmıştır. Yoksa her gün katlettikleri onlarca Müslüman annenin ve yetimlerin gününü kutlamanın hiç de umurlarında olmadığı pekâlâ anlaşılabilmektedir.

Toplumu bu sömürü düzenine hazır hale getirmek için ilk el atılan alan eğitim olmuştur. Batı anlayışını benimseyenlerin oluşturdukları müfredatla öncelikle toplum kendi değerlerinden uzaklaştırılmış, Batılı değerlere hayran bir nesil yetiştirilmek isteniştir. Bir asrı aşkın süredir memleketin her yerinde batı patentli okulların açılması ve burada yetişen zevatın uzun süre karar ve yöneticilik makamlarında bulunmaları bu alandaki Batı kültürü başarısını kanıtlar niteliktedir.

Batı yanlısı toplum mühendisleri, Batılı değerlerin toplumsal alanda yer bulması ve kültürel,  tarihsel direncimizin kırılmasıyla amaçlarına büyük oranda ulaşmışlardır.  Batı menşeili kutlama günleri yaklaştıkça toplumu ilgilendiren her alanda ve özellikle alışveriş merkezlerindeki kampanyalar ve yükseltilen ticari beklenti bunun en açık göstergelerindendir. Hatta günümüzde kendisini “muhafazakâr” ve “milli” tanımlayanlar da bu serüvenden kendilerini kurtaramamaktadır. Günümüzde İsrail’in sürdürdüğü soykırım ve zulme rağmen açıkça Siyonizm’i destekleyen firmaların ürünlerinin toplumda hala artan bir ivme ile talep görmesi tek başına bu ekonomik işgali anlamaya yetecektir.

Batılılar özellikle kültürel alanda zafer kazandıklarının farkındadır.  Yakın tarihimizde bunun en dramatik örneklerinden biri Keriman Halis’in 1932’de Belçika’da Dünya güzeli seçilmesindeki jüri başkanının konuşmasıdır. Şöyle der jüri başkanı:  “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslâmiyet artık bitmiştir… Neticede bu, Hıristiyanlığın zaferidir. Müslüman kadınların temsilcisi, Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş bu önemli değil. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz… Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini Dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız…”

Batılı anlayışın tavizsiz uygulanmasını isteyenler her alana çağdaşlığı taşımaya kararlıdır. Din vatan uğruna canlar feda etmiş bu millet, Kurtuluş Savaşında Batılıların istilasına karşı yüzbinleri aşkın şehit vermiştir. Dini bir makam olan şehadet mertebesine ulaşan şehitlerinin cenaze törenlerinde dahi Itri’nin bestelediği salavat ve tekbir in okunmasına izin verilmemiştir. Bunun yerine 18. yüzyılın 2. çeyreğinde Fransız sanatçı Chopin’in’ bestelediği cenaze marşının çalınması zorunlu kılınmıştır. Bazen insanlar cenazelerin arkasından yaptıkları dua merasimlerini bile gizlemek durumunda kalmışlardır.

Batılılaşma sadece toplumun resmi kalibresinde değil, bütün sosyal ve bireysel hayat tarzını değiştirmeye planlanmış bir yaklaşımdır. Diğer bir ifadeyle işleyen mekanizmaya yepyeni bir yazılım yüklenmiş, bu yeni yazılımla daha önceki sistemin hiçbir parçası çalışamaz duruma getirilmiştir.  Organ nakli gibi yapılan bu değişim görünüşte eksikleri gidermiş gibi dursa da, bünye bu değişimi kabul etmemiş; duyguların, karakterin nakli yapılamamıştır. Genlerimizden gelen savunma mekanizması zaman içinde bizden olmayan organların bir kısmını reddetmiş ancak ciddi boyutta vücutta tahribata da neden olmuştur.

Devletin çağdaşlaşma ve uygarlık adına benimsediği ve uyguladığı yeniliklere(!) uyum sağlayamayan, bazen de direnç gösterenleri cezalandırması milleti doğrudan etkilemiştir. Devlet hiçbir aşamada eğitimin içinde din eğitimi ve öğretimine yer vermemiş, hatta şiddetle yasaklamıştır. Bu duruma bağlı olarak da din hizmetlerini yürütecek yetkin ve yetişkin insan açığı ortaya çıkmıştır. Hayat, özellikle de toplumun temel değerlerinin dayanağı olan dini eğitim boşluk kabul etmemiştir.  Bu boşluğu doldurmaya çalışan samimi insanlar birçok sıkıntıya rağmen bazen de canları pahasına toplumun en temel talebi haline gelen dini eğitim ve öğretimi sürdürmüşlerdir. Bununla birlikte öncelikleri din ve din eğitimi olmayan ve çeşitli adlar altında teşkilatlanan bazı gruplar,  dini eğitim ve öğretim ümidiyle etraflarında topladıkları insanları kendi dini anlayışları ve bazen de gizli emelleri doğrultusunda yönlendirmişlerdir.

Milletin kendi kültürüne olan bağları öylesine kesilmiştir ki, bir günde kütüphaneler adeta müzeye dönüşmüştür. Milyonlar harcayarak yaptırdığınız malikânenize bir kablo ile elektrik alamamışsanız, paha biçilmez kristal avizeleriniz biblo olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Merhum Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu bu durumu bir kova suya damlatılan birkaç damla mürekkebe benzeterek; “Nasıl ki birkaç damla mürekkep suyun berraklığını bozuyor; onun gibi, bir toplumun dilini tahrip etmek de kökleriyle olan bağı bozar” şeklinde ifade etmişti. Günümüzde özentiyle baktığımız ve öykündüğümüz Batıda bir liseli Alman, Goethe’nin; Bir Fransız genç Victor Marie Hugo’nun; Bir İngiliz Charles Dickens’in kitaplarını çeviriye, sadeleştirmeye gerek kalmadan okuyabilmektedir. Üstelik bu yazarlar 1800’lü yılarda yaşamışlardır. Bugün bizim liseli gençlerimiz sadeleştirme yapmadan elli/altmış yıl önce Türkçe olarak yazılmış kaç tane kitabı çevirisiz ve sadeleştirilmeksizin okuyabilmektedir? Bir kültür yarışında bu kadar kısa kulvar koşucusundan medeniyet inşa edecek bir maraton beklenmemelidir.

Batılılaşma çabamız biraz da başkasının peşine düşerek kendimizi ararken iyice kaybolmamız noktasına gelmiştir. Onların bize kılavuzlukları karanlık odanın tanıtılmasına benzer. Elinde ışık olan karanlık odanın istediği alanlarını gösterir. Odayı tanımak isteyenler sadece onun ışık tuttuğu,  görünmesini istediği alanları görebilirler ve odanın tamamının gördüklerinden ibaret olduğunu sanır.

1950’lerden sonra Batı kaynaklı kültür emperyalizmi zaman zaman eleştirilse de,  günümüze kadar Batı’ya göre hizada kalmamız konusundaki temel ve resmi yaklaşımda kayda değer bir değişim ol(a)mamıştır. Günümüzde batılı devletlerin bize ait değerleri aleni ötekileştirmesi ve yok sayması dahi bir anda Batılı değerlerden kopmamızı sağla(ya)mayacaktır. Bu değerlere ulaşmak için yürüdüğümüz mesafeyi, kendi köklerimize ulaşmak için de kat etmek zorundayız.

Tarih bir milletin özgeçmişi, insanlığın da ortak hafızasıdır. Özgeçmişini bilmeyen ya da bilgisi kronolojik sıralamadan ileri gitmeyen, tarih ve kültür bilinci oluşturmakta zorlandığımız yeni bir neslimiz var. Bize dost olmayanları rol model alan bu yeni neslimize Çanakkale Savaşında şehit olan lise son sınıf öğrencilerini örnek göstererek motivasyon sağlama çabası da bizi arzu edilen sonuca ulaştır(a)mamaktadır, ulaştıramayacaktır da.

Bizim derdimizin dermanı yine bu toprakların ikliminde yetişen ve Anadolu kokan güllerimizdir.  İyi insan yetiştirmenin bütün paydaşları fidanlarımızı, Batının merhametsiz, saygısız, arsız, insaniyetsiz, harami, hayasız vicdansız, pragmatik, hedonist… Haz iklimine terk etmemelidir.

1964 yılında Ordu’nun Gölköy ilçesinde doğdu. İlkokulu köyünde, orta öğrenimini Ordu İmam Hatip Lisesi’nde, Lisans Eğitimini U.Ü. İlahiyat Fakültesi’nde bitirdi. “Risaletten Hilafet’e Geçişte Hz. Ebu Bekir Dönemi” teziyle yüksek lisansını tamamladı. 2. Yüksek lisansını THK Üniversitesinde “İşletmelerde Etik Yönetin” çalışmasıyla bitirdi. Otuz yıl MEB taşra teşkilatının her kademesinde öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. Kamu iştirakinde ve özel okulda yönetici olarak görev yaptı. Değerler Eğitimi ile ilgili çeşitli dergilerde,  internet sitelerinde yazıları ve  “İnsan ve Değer” adıyla bir kitabı yayımlandı.  Bir çok kurumda veli, öğretmen, yönetici ve öğrencilere yönelik Değerler Eğitimi ile ilgili  seminerler vermektedir.


© İnsaniyet