Kalemini ekmek bıçağı gibi bileyen yazar
Bu yazının fikri İzmir’den Van’a uçarken, uçakta geldi aklıma. Memleket içinde seyahat ederken hepimiz karşılaşırız; uçağın içinde bir çocuk durmadan ağlar. Annesi babası çocuğu susturmak için didinir, terler, mahcup olur, uğraşır ama o çocuk hiç susmaz. Sonra uçak inişe geçer, tekerlekleri piste değer değmez, “klik, klik” diye çözülen kemer sesleri gelir kulağımıza ve hemen yerinden fırlayıp baş üstü dolaplarını açan yolcuları görürüz. Hostes mecburi anons yapar; “Sayın yolcular, uçağımız henüz park yerine ulaşmamıştır, lütfen kemerlerinizi çözmeyin, yerinizden kalkmayın ve baş üstü dolaplarını açmayın” diye uyarır ama nafile.
Hiç susmayan çocuk ağlamasıyla geçen iki saatlik bir yolculuktan sonra uçak selametle Van’a inince tam da tahmin ettiğim gibi oldu her şey ve aniden aklıma Ahmet Rasim geldi.
Yolculukta hissettiklerinin Ahmet Rasim’le alakası ne diyecekseniz, haklı olarak. Aslında hiçbir alakası yok. Tam 47 sene boyunca, hemen hemen her gün yazı yazmış, külliyatı çoktan köşe yazarlarının piri Celal Salik’i geçmiş, ahaliyi ilgilendiren hangi mesele varsa onu bulup ona dair kalem oynatmış, okurlarının karşısına hep güler yüzle çıkmış, en ciddi mevzulara da mutlaka zekice bir mizah katmış, her yazısında okurlarına mutlaka bir bilgi vermiş, hep başkasına yararlı olmak için uğraşmış; eğlenceli, neşeli, canlı, ilgi çekici bir üslup sahibi; modernleşme maceramızı, istibdat dönemini, basın ahlakını, dil meselelerini, fakirliği, esnaf zihniyetini, hasılı kelam zamanın bütün çelişkilerini, toplumsal aksaklıklarını, bireyin hayat gailesini; İstanbul’u, onun yoksul mahallelerini, perişan sokaklarını, uzak semtlerini, buralarda yaşayan halkın dertlerini, yemek kültürünü, eski âdetlerini, ahlakını, inançlarını, yazını, kışını, baharını, sonbaharını, ramazan eğlencelerini, bayram coşkularını, gezici kumpanyalarını, giyim-kuşamını, sokak hayatını, vapurlarını, kahvehanelerini, dilencilerini, sarhoşlarını, külhanbeylerini, meyhanelerini kimsenin aklına gelmeyen ayrıntılarla, kıvrak, şelale gibi akan bir dille, yazıyla fotoğraf çeker gibi, her şeyi ince bir mizahla yumuşatarak, adeta “karnaval” havasında renkli bir biçimde anlatmış olan Ahmet Rasim, kendisini “şehir mektupçusu” olarak görür. Bir mektuba konu olabilecek ne varsa onun yazılarında da o vardır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin bir “vakanüvisi”dir. Her yazısı bugün birer sosyolojik, kültürel belgedir adeta.
Üstadın; bugünkü gibi sık yapılan şehirlerarası uçak seyahatlerine yetişmediği için, “uçakta ağlayan çocuk nasıl sakinleştirilir?” konulu bir yazısı yoktur. Yine bir şehirden bir şehre uçakla pek seyahat etmediğinden, uçağın tekerlekleri piste değer değmez kemerlerini çözen, ayağa kalkıp baş üstü dolaplarını açan, herkesten önce inmek için önündekine dirsek atan yolcuların pek hoş olmayan davranışı üzerine de kalem oynatmamıştır ama bu velut yazarı her daim hatırlamamak ne mümkün…
Bir süre önce serencamını anlattığım; tıpkı Ahmet Rasim’e, Reşat Ekrem Koçu’ya, Refii Cevat Ulunay’a, Refik Halit Karay’a, Burhan Felek’e ve en çok Çetin Altan’a benzeyen büyük üstat Celal Salik, o yazıda andığım kitapta (Pamuk, “Kara Kitap”), henüz çiçeği burnunda bir köşe yazarıyken hep gıpta ettiği, üstat gördüğü, Babıali’nin “Üç Kalemşör”üne Sirkeci’deki meşhur Gar lokantasında rastlar bir gün. Bu üç “kalemşörün” “her birisinin bir Osmanlı padişahının şiirlerinde kullandığı” birer “mahlası” var; “Adli”, “Bahti” ve “Cemali”nin gerçek isimlerini Celal Salik bize söylemiyor. “Üç padişah, bir halife ve üç cumhurbaşkanı eskitmiş” olan bu üç büyük yazar birbirine rakip, yazı hayatları boyunca birbirleriyle polemiğe girmiş, birbirlerini “dinsizlik, jöntürklük, frenklik, milliyetçilik, masonluk, Kemalistlik, cumhuriyetçilik, vatan hainliği, padişahçılık, Batıcılık, tarikatçılık, edebi hırsızlık yapmak, Nazilik, Yahudilik, Araplık, Ermenilik, homoseksüellik, döneklik, şeriatçılık, komünistlik, Amerikancılık ve en son olarak günün moda konusu egzistansiyalistlikle” suçlamışlar. Buna rağmen o gün üçü, sanki birbirlerine bütün bu lafları etmemişler gibi, bir masada oturmuş güzel güzel rakı içiyorlar.
O sırada otuzlu yaşlarda olan, “çiçeği burnunda bir köşe yazarı heyecanıyla yaşayan” ve çok okunan Celal Salik bütün cesaretini toplar, üstatların masasına gidip kendini tanıtır.
Aslında üçü de Celal Salik’i çok iyi tanıyor, yazılarını okuyorlar ama burnundan kıl aldırmaz üç üstat onu ciddiye almadıklarını göstermek için bir süre masalarına oturtmuyorlar. Üstatlar bir süre kendi aralarında söyleşirler, sonra içlerinden birisi Celal Salik’e sorar:
“Oğlum, siz yazılarınızı ahlak için mi kaleme alıyorsunuz, eğlencesi için mi?”
Celal Salik’in verdiği, “Eğlencesi için” cevabından hiç hoşlanmazlar:
“Gençsiniz, mesleğinizin başındasınız. Size biraz nasihat edelim” derler.
Celal Salik memnuniyetle karşılar bu öneriyi ve üstatların nasihatlerini yazmak için lokantadan kalem kağıt alır. Yaşlı üç büyük yazarın, mesleğe yeni başlamış genç yazara........
