SEKİZ KAPILI MEKTEP
Ne öğrendik bu çağda?
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır
Hoca tahtaya alt alta sekiz satır yazdı. Sekizi de “te” ile başlıyor, “öğrenmek” ile bitiyordu.
✦ Teessüf: Üzülerek öğrenmek
✦ Teessür: Etkilenerek öğrenmek
✦ Teellüm: Acı duyarak öğrenmek
✦ Tecessüs: Sinsice öğrenmek
✦ Tefekkür: Düşünerek öğrenmek
✦ Tekellüm: Konuşarak öğrenmek
✦ Tekerrür: Tekrar ederek öğrenmek
✦ Teallüm: Eğitim görerek öğrenmek
Tebeşirin tozu daha yere inmemişti ki arka sıradan bir parmak kalktı: “Hocam, bunlar sınavda çıkar mı?”
Hoca tebeşiri bıraktı, gülümsedi: “Çıktı bile, evladım.”
Sınav çoktan başlamıştı. Soruları çağ soruyordu, cevapları biz veriyorduk.
Kâğıtları açmadan önce tahtaya bir de sarf kitabının gözüyle bakalım. Sekiz kelimenin sekizi de Arapçanın aynı kalıbından dökülmüştür: tefe‘‘ul. Eski sarf kitaplarının bu kalıp için saydığı mânalardan üçü, bu yazının da omurgasıdır.
Birincisi mutâvaattır, yani fiilin etkisini kabul: Hoca öğretir, talebede öğrenme gerçekleşir; “allemtühû fe-teallem.” İkincisi tekellüftür: İnsan o şeyi kendini zorlayarak, zahmetle kendine mal eder. Üçüncüsü tedrîctir: Bir yudumda değil, azar azar.
Yüzyıllar sonra bilişsel psikoloji benzer bir sonuca laboratuvarda vardı. UCLA’dan Robert Bjork buna “arzu edilen zorluklar” adını verdi: Öğrenmeyi ilk anda yavaşlatan bazı zorluklar, mesela aralıklı tekrar ve kendini sınama, öğrenileni kalıcı kılıyordu. Her zorluk değil elbette, ama doğru zorluk. Medrese ile laboratuvar aynı cümlede buluşur: Öğrenmek zahmettir.
Kalıp zahmet ister; çağ zahmetsizlik vaat eder. Kalıp azar azar der; çağ “hepsi, şimdi” der. Kelimeler yerinde duruyor ama içleri boşalıyor.
Şimdi kâğıtları açalım.
2004’te Fransa’da bir grup araştırmacı basit bir kumar oyunu kurdu. Katılımcı iki çarktan birini seçiyor, bazı turlarda seçmediği çarkın sonucunu da görüyordu. Kimi zaman kaybettiği yetmezmiş gibi, kazanabileceğini de öğreniyordu.
Sağlıklı katılımcılar “keşke öbürünü seçseydim” pişmanlığını duydu ve sonraki seçimlerini buna göre yaptı: Pişmanlıktan öğrendiler. Orbitofrontal korteksi, yani beynin göz çukurlarının hemen üstündeki bölgesi hasar görmüş hastalar ise kaybedince üzüldü ama pişmanlık duymadı. Seçimlerinin olası kötü sonuçlarını da önceden hesaba katmadılar.
Pişmanlık geriye bakan bir duygu sanılır. Oysa beyin onu ileriye bakmak için kullanır. Efendimiz (s.a.v.) bu sırrı iki kelimeye sığdırmıştı: “Pişmanlık tevbedir.” (İbn Mâce, Zühd 30)
Bu çağda biz de çok üzüldük. Gözyaşımızı emojiyle döktük, tek dokunuşla. Sıradaki haber de üzücüydü; ona da bir damla. Teessüfümüzün ömrü bir hikâye kadardı: yirmi dört saat.
Asıl pişmanlığı ise üstümüzden attık. “Asla pişman olma” tişörtlere, kollara, profillere yazıldı; pişmanlığı zayıflık, inadı karakter sandık. O hastalar beyinlerindeki bir hasar yüzünden pişman olamıyordu. Biz sağlam bir beyinle pişman olmamayı seçtik.
Pişmanlığın boşalttığı yere başka bir duygu yerleşti: hayranlık.
Teessürün kökünde “eser” vardır, yani iz. Etkilenmek, bir izin insanda kalmasıdır. İzi bırakana müessir, taşıyana müteessir denir.
1961’de Stanford’da Albert Bandura, anaokulu çocuklarına bir yetişkinin Bobo adlı, palyaço yüzlü bir hacıyatmazı yumrukladığı sahneyi izletti. Sonra onları, bir başka Bobo hacıyatmazının da bulunduğu bir odaya aldı. Saldırgan sahneyi izleyen çocuklar, izlemeyenlere göre çok daha sık, gördükleri hareketlerle hacıyatmaza saldırdı; bazıları yetişkinin bağırdığı sözleri bile tekrarladı.
Kimse onlara “vur” dememişti. Görmeleri yetmişti.
Ecdadın müessiri bir pîrdi; tek nazarı kırk yıla yeterdi. Bizimki bir fenomen; filtreli yüzü kırk saniyede ikna ediyor. Ne yediysek ondan, ne giydiysek ondan; ne düşündüysek, o da ondan.
Hacıyatmazı ayakta tutan, tabanındaki ağırlıktır. İtersin, eğilir ama yatmaz; yine doğrulur. Biz çocuklarımızı ekranın önüne bıraktık ama tabanlarına o ağırlığı koymayı unuttuk. Şimdi her videoda bir yana devriliyor, her fenomenle başka bir yana kalkıyorlar.
Etkilene etkilene başkalarının sevincini yaşadık. Sıra acıya gelince de öyle yaptık.
Tıp kitaplarında nadir bir hastalık anlatılır: doğuştan ağrıya duyarsızlık. Bu hastalıkla doğan çocuklar acı nedir bilmez. Dilini ısırdığını, elinin yandığını, kemiğinin kırıldığını fark etmez; ağrı uyarmadığı için yarasını da korumaz.
Bu çocuklar bize tersinden bir şey öğretir: Acı, bedenin en sadık muallimidir. Yakar ama korur.
Atalarımız bu dersi tek cümleye sığdırmıştı: “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.” Psikoloji aynı dersi geçen yüzyılın başında laboratuvara taşıdı. 1920’de John Watson ve Rosalie Rayner, bugün etik dışı........
