menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kıntsugi Altın Yamadaki Sır

8 0
20.07.2026

Kıntsugi, Uzak Doğu'dan gelen bir onarım sanatıdır. Kırılan bir kâseyi atmazlar; parçalarını toplarlar, yerli yerine koyarlar, ve çatlağın izini gizlemek yerine altınla doldururlar. Kâse, kırılmadan önceki haline dönmez; kırılmış ve onarılmış haline döner, ve tam da bu hâliyle kıymetli olur. Çünkü çatlak artık bir kusur değil, kâsenin geçtiği yolun görünür bir izidir.

Önce annemizin, babamızın kâsesinden içeriz. Onların seçtiği pınardan, onların bize sunduğu yudumdan besleniriz, daha kendi kâsemiz yokken. Sonra bir gün, bize de bir kâse verilir. Artık hangi pınara eğileceğimizi kendimiz seçeriz.

Her kâsenin bir susuzluğu vardır. Doğduğumuz gün başlar bu susuzluk, hiç dinmez, hep bir şey ister, hep bir yudum arar. Bu susuzluk kötü değildir, aksine varoluşumuzun ta kendisidir; susamayan zaten yaşamıyor demektir.

İki pınar vardır önümüzde.

Gelin, birlikte tadalım.

Şunu önce söyleyelim: kırılmamak küçük bir şey değildir. Her yudumu reddeden, her bataklığa eğilmeyen bir kâse, dimdik durur, tüm heybetiyle çok ama çok değerlidir; bu direnişin arkasında sessiz, görünmeyen bir irade savaşı vardır. Kırılmamış kâse sıradan değildir, asildir; onu asil kılan da tam bu direniştir.

Kâsemiz yanlış pınardan bir yudum alır. Tatlı gelir, ama bu tatlılık bir yanılgıdır. Kendimizden fazlasını gördüğümüzde huzursuzlanırız, huzursuzluk bir yenisini çağırır, o da bir başkasını. Kimimiz yukarıya bakar, gördüğümüzü kendi hakkımız sanırız, bu hasettir. Kimimiz hasedini sahiplenmeye çevirir, bu tamahtır. Kimimiz tamahını meşru gayrimeşru tanımadan izler, bu hırstır. Kimimiz sevdiğimiz her şeyin altında tek bir sevgi buluruz, dünyanın kendisini, ve artık ne seversek onun için severiz.

Ve bu yudumlar hiç bitmez, çünkü su değildir içtiğimiz, bir bataklıktır, ne kadar içersek o kadar susarız. Kimimiz “bu kadarı bir şey olmaz” deriz, hayâmız dilim dilim erir. Kimimiz gizlemekten göstermeye döneriz, çünkü hayâ gitmiştir, geriye sergi kalır. Kimimiz doyumsuz bir “daha fazla” isteriz, ömrümüzü de malımızı da bu istekte tüketiriz. Kimimiz elindeki yetmeyince ödünç ister, ödünç yetmeyince “zaruret” der ve faizi yudumlarız, farkında olmadan bizi besleyen pınarla aramıza bir mesafe koyarız.

Bunlar örnektir, hepsi değildir. Her kalbimizin kendi yudumu, kendi susuzluğu vardır. Kimimiz için başka bir kapı açılır, kimimiz için başka bir yudum gelir. Fakat hepimizin sonu birdir: içtikçe susamaya devam ederiz, ve bir gün ağırlığımızı taşıyamaz oluruz, iradelerimiz çatlar.

Kâsemiz kırıldığında, arayış kendiliğinden başlar. Bu, fıtratımızın gereğidir; kırılan bir şeyi görmezden gelemeyiz, içimizde bir şey bizi harekete geçirir, istemesek bile.

Eğer hüznümüz varsa, pişmanlığımız varsa, parçaları toplarız, bir usta ararız. Çünkü görürüz ki içtiğimiz şeyler kâsemizi içten çürütmüştür, kırılmanın sebebi dışarıda değildir aslında; kimine içten ve derinden, kimine bir aileden, bir dosttan, hiç ummadığı bir yerden gelir.

Ve biliriz ki bize yeni bir kâse verilmez; elimizdeki, kırık da olsa, bizim kâsemizdir. Aradığımız usta, kâsemizi bizim yerimize tamir eden biri değildir; bize kıntsugi sanatını öğretecek olandır. Çünkü bu kâseyi ancak biz onarabiliriz, başkası bizim yerimize onaramaz.

Usta kimdir, nereden bulunur? Bu ilim bir yerde yazılıdır, bir hayatta yaşanmıştır, ve bazen bir sözde, bir bakışta bize yeniden ulaşır. Bu sanatın ilk nüshası bir kitaptır; onu elleriyle işleyen ilk usta bir peygamberdir; ve her devirde, o elin sıcaklığını taşıyan biri bulunur, bize kadar süregelir. Bu sanat kendiliğinden öğrenilmez, ustasız........

© Habername