AKP-MHP kendi görüşlerini yasa haline getirdi, Kürtlere ve tüm topluma dayatıyor
*Bu yazı ilk olarak Siyasi Haber'de yayınlanmıştır
9 aydır sürmekte olan süreç nihayetinde, Meclis Komisyonu raporundan sonra ikinci ürününü 10 Ağustos 2026 tarihinde “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” olarak verdi.
Bugün yasanın eksiklerini söyleyen, onun tekniği açısından taşıdığı hukuksuzluğu dile getiren ve yöntemini eleştiren ya da iktidarın niyetlerinden kuşkulanan herkes süreç ve yasaya pembe gözlüklerle olumlu anlamlar yükleyenlerin bir çoğu tarafından savaşın sürmesini istiyormuş gibi kabullenilip kendilerine “süreç sabotörü” etiketi kolaylıkla yapıştırılıyor ve dolaysıyla da yasanın eleştirel bir gözle ele alınmasının, mevcut haliyle ne tür sıkıntıları peşinde sürükleyeceğinin nesnellik içerisinde değerlendirilebilmesinin ve varsa ilerletilebilmesinin imkanlarının ortaya çıkarılmasının da önüne geçilmiş oluyor. Bunun gelecek açısından yarattığı zaafların demokrasi mücadelesine ve Kürt Özgürlük Hareketine verebileceği zararlarının görülebilmesinin ve karşı tedbirlerinin alınmasının önüne de geçilmiş oluyor.
Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar vecizesini Marksist temelde kavrayan bir komünist olarak özgürlük mücadelesine ve Türkiye demokrasisine karşı taşıdığım sorumluluğun ve yandaşlığın bir gereği olması açısından çıkan yasa ve bunun işaret ettiği sürecin akıbeti konusundaki eleştirel düşüncelerimi ortaya koymayı 60 yıldır taşıdığım komünist sorumluluğun bir gereği olarak her zaman yerine getirmeye çalıştım ve bu tutumdan da ne özgürlük hareketine ne de demokrasi ve sosyalizm mücadelesine bir zarar geldi. Tam tersine Marks’ın işaret ettiği eleştiriyi kendisine karşı sonuçlar çıkaracak derecede ileriye götürmenin, sosyalist demokrasi, demokratik bir işçi sınıfını perspektifinin geliştirilmesi, işçi sınıfı öncülüğünün mahiyetinin sınıf indirgemeciliğine indirgenerek bürokrasinin egemenliğinin kapılarının sonuna kadar açılmasının engellenmesi, milli meseleler, kadın sorunu, ekoloji sorunlarının kavranışı ve şimdilik dijital/yapay zeka diye adlandırılan insan dışındaki yeni bir zeki varoluşun ortaya çıkmakta olduğu, insanlığın tarih öncesinden özgür insanlık tarihinin girişine ulaştığımız dijital kapitalizm ve yeni çağın kavranmasında ve buna uygun tutumların geliştirilmesinde derinlik kazanılmasına katkısının olduğunu gördük.
İçinden geldiğim Kurtuluş geleneği tüm milli meseleleri birçokları için olduğu gibi, PKK hareketinin bu meseleyi devletin de gözüne sokarcasına gündemleştirdiği dönemde değil, henüz PKK yokken, kuruluşunun başlangıcından beri kendisi için sorun edinmiş ve özel olarak da Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını “ayrı devlet kurma hakkı” olarak kabul edip bunu koşulsuz savunmuş ve bedelini ödemiş bir örgütlenmedir. Bu örgütlenme kendi tespitlerine bağlı olarak, PKK önderliğinin Kürdistan devriminin yolunu açtığı tespitine dayanarak, 1991 Kongresinde Kürdistan’da PKK’nin desteklenmesini kabul edip, Kürdistan özerk örgütlenmesine de son vermiştir. O günden bugüne kadar da milli meselelere bakışımda geriye dönüş olmadığı gibi gelişen sosyalist demokrasi düşüncesi çerçevesinde de daha bir derinlik kazanmış olduğunu söylemekten imtina etmeyeceğim. PKK’nin 20 yıldır ki benimsemiş olduğu “her parçanın sorununun sömürgeci devlet çerçevesinde çözülmesi ve bunlar arasında konfederal bir ilişkinin geliştirilmesi” görüşlerinin bugün için olan pratik anlamını kabul etmekle beraber, mili meselelerin gerçek çözümünün önce eşitliği sağlayacak bir ayrılıktan, yani her milletin kendi devletine sahip olup eşitlenmesinden sonra ancak konfederal ilişkilerin her tarafı tatmin eden en demokratik zeminde hayat bulacağına inanıyorum.
PKK hareketini çıkışından beri solun çoğunluğu gibi milliyetçi ve ayrılıkçı bir rakip değil, sömürgeciliğe karşı ortak mücadeledeki dost olarak gören, bunun gereklerini her zaman elden geldiğince yerine getiren, her kesimin lanetlisi konumunda iken Lübnan’da Ermeni savaşçıları ile birlikte aynı kampı paylaşan ve ondan sonraki süreçte de dostluk ve dayanışma ilişkilerini sürekli kılmış olan bir geleneğin bu tutumundan, pişmanlık manifestosu yayınlamadıktan sonra, bundan sonrası için de aynı hattı sürdüreceğine şüpheyle, hatta karşı tarafa itici bir yaklaşımla bakanların ancak iyi niyetlerinden kuşku duyulabilir. Bu nedenle yaptığım eleştirilerin bir kısım müfterinin iddia ettiği ve edeceği gibi Kürt Özgürlük Hareketine karşı bir tutum ve demokratik ve sosyalist devrimlerde startejik anlamı içerisinde ondan uzaklaşma değil, onun sağlıklı bir doğrultuda ilerleyebilmesine ve dünya proletaryasının ortak zaferinin kanallarında buluşabilmesine bireysel ve örgütsel düzeylerde katkı amacına yönelik olduğunun öncelikle bilinmesini isterim. Herkesin referansı kendisi hakkındaki, kendi ya da başkalarının iddiaları değil, tarihsel olarak gerçekleştirdiği işlerdir.
Kraldan çok kralcılık yaparak “yandaşlık şampiyonu” olacağını sanarak, Kürt hareketinin yarattığı imkanlar üzerinden “makro siyaset” yapma hayali ve avuntusu içinde olan konformistlere söyleyeceğim, herkesin kendi tarihinin bilançosunu çıkararak laf etmesidir.
Önyargılı yaklaşımların önünü kesebilmek için şunu da ekleyerek meselenin esasına geçelim. Çıkan yasayı hem içeriği hem de yasa tekniği açısından bir çok yönüyle eleştiriyor ve onun bu haliyle aşağıda belirteceğim başka aksül amellere vesile olacağını kestirsem de, bunlardan bağımsız olarak söylendiği gibi 3500 civarında devrimcinin tahliye olmasına vesile olabilecek olan bir adımın iktidarın hesapları çerçevesinde olsa da atılmış olmasını, yaptığım uyarılarla birlikte kesinlikle olumlu karşılıyorum.
Bu çıkarılan yasa metninin içine yerleştirilmiş olan dinamiti gördükten ve Türkiye halklarının ve işçi sınıfının bu gerçekliği görmesini sağlayacak şekilde açık olarak ifade ettikten sonra tahliye edilmesi muhtemel 3500’den fazla devrimci tutsağın serbest bırakılma ihtimaline dahi evet oyu verilebilir. Verilmese de iktidar bunu bir devlet projesi haline getirmiş olduğundan yasanın meclisten geçmesi zaten kaçınılmazdı. Bu yasanın çıkmasına ve daha fazla oyalama manevralarının bir an için durdurulmasına muhakkak ki, Öcalan’ın müzakere masasında göstermiş olduğu karşı çıkışların etkisi olduğu gibi, Özgür Özel öncülüğünde süren muhalefet hareketinin çökertilememiş olması ve Kandil’den gelen, muhalefetle birlikte davranarak iktidarı düşürme yolunun açık olduğu konusundaki açıklamaların da tayin edici önemi olduğunu kabul etmek gerekir. Bu karşı duruşlar karşısında, balıkçı terimiyle ifade edersek faşist iktidar yürüttüğü planın misinasının fazla gerilmesi sonucu kopmasını engellemek için bir kalama verme ihtiyacını duymuştur diyebiliriz. Bu durumda devrimci görev, iktidarın bu yemini yutmadan, iktidarın da kendi amaçları açısından ihtiyaç duyduğu varolan çatışmasızlık durumunu devam ettirmek ve yeni kalamaların verilmesini sağlamak üzere yeme vurup kaçma, yani müzakere masasında kalma çabalarını devam ettirirken, Fuat Ali Rıza’nın yazısında belirttiği gibi, bu iktidardan kurtulmanın bütün muhalefeti kapsayacak alternatifini geliştirmek olmalıdır.
PKK her ateşkes ilan ettiğinde demokratları ister istemez bir barış heyecanı, bir demokratikleşme umudu sarar. 2010’da bu heyecan o kadar yükseldi ki, kimi sosyalistler bile yetmese de evet diyecekleri bir demokrasi kapısının açıldığına inandılar ve AKP’nin bugünkü faşistleşmeye kapı aralayan anayasa değişikliklerine, 12 Eylül’ün hesabı görülecek “büyük umutları” içerisinde evet dediler. Kimileri de bu bizi ilgilendirmiyor diyerek boykot demek suretiyle hayır veya evet oylarının azalmasına neden oldular. Bunlar içerisinde ne kadarının hayır oylarını ne kadarının evet oylarını azalttığını kestiremeyiz ama demokrasi adına dağın fare doğurmasının ardından Öcalan’ın “biz boykotla Erdoğan’a kredi açtık ama değerlendirmesini bilemedi” dediğini hatırlıyoruz. Başkaları niyetleri bu açıklık içinde ortaya koymadığı için diğer boykotçuların, evet diyemedikleri için mi, yoksa hayır diyemedikleri için mi boykot dediklerini kestiremiyoruz. Ama emin olabildiğimiz bir şey var; bu, AKP’nin anayasa değişiklikleri ile “askeri vesayeti kaldıracağız” derken, RTE vesayetinin ve faşist bir icranın oluşturulmasının temel taşlarını atılmış olduğudur.
Kimileri bunu anlayıncaya kadar 5 yıl geçti gitti. Şimdi hep birlikte, adında tam olarak mutabık olmasak da ortakça “tek adam rejimi” denilen, esasında faşizmi devlette ve toplumda en az muhalefete yol açacak biçimde kerte kerte kurumsallaştırmakta olan bir rejimle başbaşa kaldık.
Büyük bir seferberlik halinde başlayan 2013-15 “barış süreci”nde de meğer Reis’in derdi başkan olmak imiş. “Seni başkan yaptırmayacağız” dediği için Selahattin Demirtaş’ı intikam olarak 10 yıldır hapiste tutan RTE’nin bütün derdinin bu olduğu artık herkes için ayan beyandır. Onun idrak edilebilmesi için üzerinden yılların geçip gitmesi, “Cemaat darbe yapacaktı!” senaryosuyla faşizm doğrultusunda pervasız bir kertenin daha aşılması gerekti. Şimdi artık darbe var diyerek gerçekleştirilen karşı darbenin yarattığı olağanüstü hal durumunda yaşamaktayız ve faşist iktidar olağanüstü hal durumunda yapılabilecek olan herşeyi, rakiplerini tutuklayıp, örgütlenmelerini dağıtarak, kaybettiği belediyeleri devlet gücüyle ele geçirerek yapmaya devam etmektedir; işin en kötü tarafı da bunların giderek hayatın normalleri haline gelmesidir. Bu koşulların içerisinde demokrasiye doğru bir adımın nasıl gelişebileceği sağlıklı bir akıl için pek anlaşılır bir durum arz etmemektedir.
Olağanüstü hal uygulaması tam anlaşılıyor gibi görünürken, birden AKP’nin öncekilere nal toplatan yeni bir manevrası ile yüz yüze geldik. Kendisi anayasaya uymayıp anayasayı kendisine uyduran Reis ve avanesinin aniden yeni bir “barış süreci”nin kapısını, “terörsüz Türkiye” diye araladığına tanık olduk. Bunun lafının çıkmasıyla birlikte Kandil’den Besê Hozat’ın “bu bir özel savaş oyunudur“ demesi bir oldu. Besbelli ki önceki deneyimlerin hep böyle bir oyun olarak gerçekleşmiş olması onda bir reflekse yol açmış ve laf bir çırpıda ağzından çıkıvermişti. Ama onun bu lafı açık havada çakan bir şimşek gibi pek fark edilmeden geçti ve Ankara’dan İmralı’ya, oradan Kandil’e kadar herkes Öcalan’ın kefalet ettiği, manifestolar yayınladığı bu sürecin belki de öncekilerden farklı olabileceğini tartışmaya başladı. Zira bu kez ne anayasa değişikliği ne de başkan olma meselesi vardı ortada. Tam tersine TC devleti bu kez “mecbur kalmıştı” böyle bir süreci başlatmaya. Kimilerine göre ABD Erdoğan’a talimat vermişti: “bu işi hallet, bölgede yapacak işimiz çok, yoksa duman olursun!” demişti. Memleketin kırk yıllık soy faşisti ise tam tersine ABD’nin İsrail ile el ele verip Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı bir oyun oynamaya giriştiğini tespit edip bu oyunu bozabilmek için “bin yıllık kardeşlerimiz olan Kürtlerle” anlaşmamız gerektiğini ve bunun için de “Öcalan’ın gelip mecliste, terör örgütünü feshettiğini ve silahlı mücadeleyi bitirdiğini haykırıp, umut hakkından sonuna kadar yararlanması” çağrısını yaptı.
Düşmanın “durduralım şu savaşı barışalım, ikimizi de oyuna getirecek bir tezgah var, buna karşı birlikte dikilelim” dediği bir yerde kim buna karşı çıkabilirdi? Üstelik bu sefer istenen bir şey de yoktu: Ne anayasa, ne başkanlık, ne seçim desteği! İstenen son derece insani bir şeydi. Kırk yıldır birbirimizi kırıp duruyoruz ve bundan ancak düşmanlarımız yararlanıyor. Trilyonlarca dolarlık milli servet ve insanlarımız heba olup gidiyordu. Bu kadar mantıklı ve insani bir öneriye kimsenin, başta da Öcalan’ın hayır demesi mümkün değildi. Birkaç şovenizmden kudurmuş, sorumsuz, insanlık düşmanı faşist istediği kadar böğürüp dursundu. Öcalan da bu ”terörsüz Türkiye” çağrısına yerinde olarak “demokratik toplum” çağrısıyla olumlu yanıt verdi ve muhtemeldir ki, kendisinin meclise çağrılıp on yıllardır süren bu kanlı çatışmanın bitirildiğini ilan etmesini beklemiştir. Meclise çağıran olmadığı gibi Meclis Heyeti de, yine Bahçeli’nin zorlamalarıyla, “kimse gitmiyorsa ben tek başıma gidiyorum!” demesinin ardından ancak zor bela yola çıkabildi.
Çok umut bağlanan Meclis Komisyonu’nun, Kürt meselesinin çözümü ve demokrasi sorununu Öcalan’la AKP-MHP arasındaki müzakereden çıkarıp Meclisin sorunu, dolayısıyla da tüm Türkiye halklarının sorunu haline getireceği beklenirken, Cumhur İttifakı’nın kıvrak manevralarıyla sorun bu kez, herkesle tartışılıyormuş havası içerisinde tam olarak bu iki........
