131. Tablet, Habil ile Kabil ve Zabil
Bilmediğin asırların bilmediğin günlerini düşündün mü hiç?
O günlerin bilemediğin saatlerini, dakikalarını, anlarını…
Karanlık anıların anılarını, gelgitleri tokuşan acı yanlarını,
Görmediğin darbelerin, görünen ağrılarını, sancılarını…
Sen karıncanın nabzını tuttun mu, ağlayan keçi gördün mü?
Söyle bilelim ey Âdemoğlu, görevin nedir, sen hoş gelişsin,
Hiç toprağa baktın mı, gökte yürüdün mü söyle ey zahit?
Akıl ettin mi gülün görevini, körpe kuzunun mizacını?
Dedi ki Habil: Ben bir çobanım, dağlardır evim, mekânım.
Duyarım yayladaki bebeğin hıçkırığını, ona akar kanım,
Hepimiz kuzuları değil miyiz, bizi yerle gök arasına ekenin.
Görevim sürüleri mutlu etmektir, ana sütüyüm doğanın.
Bolluk, bereketi biz çobanlar getirdik Sümer’e, Babil’e,
Tanrı katında Dumuzi’yimdir, Gılgamış’a, Enkidu’ya yoldaş.
Dedim, ey soylu Habil, sensin cömert, sen Adem oğlu mert!
Demek sen sahibi değilsin elindeki değneğin, koyunun.
Çoban Tanrısı Dimuzi’ye sorun, insan mutluluğu için varız.
Dedi, dağlardan çektiğim taze yellerle içim temizdir…
Diğerine dedim: Ya sen........
