menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kibir ve Başa kakmak

6 0
29.03.2026

Başa kakmak, insanın sürekli tartışmacı, buyurgan ve kibirli bir tavır sergilemesi; kendi fikrini tek doğru olarak görüp başkalarını küçümseyerek konuşmasıdır. Bu tavır, dışarıdan bakıldığında bir “özgüven” gibi sunulsa da gerçekte iç dünyadaki kibir ve tahakküm arzusunun dışa vurumudur. Oysa İslâm ahlâkı, müminin sözünde ve davranışında ölçülü, nazik, adil ve merhametli olmasını emreder. Başa kakmak ise bunun tam aksi bir davranış biçimidir. Bir taraftan samimi bir Müslümanın tavrı mahiyetinde olması gerekirken böylesi bir davranış müminin ahlâkını bozar ve İslâmî kimliğini zedeler diğer taraftan da toplumda güveni, saygıyı ve kardeşliği yıkar.

Kur’ân-ı Kerîm, insanlara karşı üstünlük taslayan, başkalarını küçümseyen tavırları açıkça reddetmektedir. Rabbimizin bize hitaben şöyle buyurduğunu bilmeyenimiz yoktur galiba: “Ey iman edenler, (erkeklerden) bir grup başka bir erkek grubu ile alay etmesin. Olur ki kendileriyle alay edilenler onlardan (alay edenlerden) daha hayırlı olabilirler. Kadınlar da kadınları (alaya almasın. Çünkü) kendileriyle alay edilenler diğerlerinden (alay edenlerden) daha hayırlı olabilir. Birbirinizi karalayıp ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ismi ne kadar da çirkin olur! Kim tövbe etmezse işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.” (el-Hucurât 48/11) ayeti, insan onurunun dokunulmazlığını ortaya koyar. Bu ayetin ruhu bize şunu öğretir: Başkasını küçük görmek, onu susturmaya çalışmak veya kendi düşüncesini dayatmak, aslında insanın kendisini yüceltme çabasından, aşırı bir kibirli tavırdan başka bir şey değildir. Oysa gerçek değer, samimi bir kalp ve Allah katındaki takva ile ölçülür; sesini yükseltmekle, başkasını bastırmakla olumlu ve ümmetein lehine bir sonuç ortaya çıkarmaz.

Rasulullah (sav) ise müminin karakterini ve sergilemesi gereken duruşu çok açık bir dille belirlemiştir: “Mü’min, yumuşak huyludur; sertlik ve kabalık onda bulunmaz.” (Müslim, Birr ve’s-Sıla, 77). Bu ölçü, sadece bireysel bir ahlak kuralı değil; aynı zamanda bir dava adamının sahip olması gereken temel vasıftır. Çünkü sertlik ve buyurganlık insanları hakikatten uzaklaştırır, yumuşaklık ve hikmet ise kalpleri açar. Nitekim Peygamber Efendimiz en çetin muhaliflerine bile nezaketle yaklaşmış, onları kırarak değil kazanarak yol göstermiştir.

Bugün çağımız dünyasında başa kakmanın farklı yüzleri ortaya çıkardığı malumdur. Sosyal medyada tartışma kazanma hırsı, aile içinde sürekli haklı çıkma çabası, okulda veya iş yerinde başkalarını küçümseyerek üstünlük kurma isteği gibi olumsuz davranışların hepsi aynı hastalığın farklı tezahürleridir. İnsanlar Allah’ın rızasını kazanmak ve hakikati aramak için değil, kendi doğrularını ve düşüncelerini dayatmak için süslü kelimelerle sosyolojik ve felsefi tahlillerle konuşmaktadır. Oysa hakikat, bağıranın, sesi yüksek çıkanın değil; sabredenin, dinleyenin ve adaletli bir tavır ve üslupla konuşanın yanındadır.

Bazen toplumda ve ortamlarda bu hastalık daha da belirgin hale gelmektedir. Kendini ispat etme arzusu, çoğu zaman başkalarını bastırma şeklinde ortaya çıkar. Tartışmayı kazanmak, haklı olmaktan daha önemli hale gelir. Fakat bu durum, ilişkileri zedeler; dostlukları koparır, aile bağlarını zayıflatır ve insanı yalnızlaştırır. Daha da önemlisi kalpteki iman hassasiyetini ve Allah’ın rızasına olan talibiyyetitörpüler. Çünkü iman, sadece ibadetle değil; insanlara karşı takınılan tavırla da ölçülür.

Başa kakmanın panzehiri bunun önlemenin biricik yolu ise tevazu, sabır ve empati üçlüsüdür. Tevazu, insanın kendini hakikatin sahibi değil, talibi olarak görmesidir. Empati, karşısındakinin duygusunu anlamaya çalışmaktır. Sabır ise hemen hüküm vermeden önce dinleyebilmektir. Rasulullah(sav) şöyle buyurur: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, İlim, 11). Bu hadis, başa kakmanın zıddı olan İslâmî iletişim modelini ortaya koyar.

Ayrıca başa kakmak, şeytanın insana en sinsi yaklaştığı kapılardan biridir. Çünkü kibir, onun en büyük günahıdır. İblis, “Ben ondan üstünüm” diyerek Allah’ın emrine muhalefet edip secdeden kaçınmış ve bu kibir onu ebedî hüsrana sürüklemiştir. Aynı damar, insanda da başa kibir, başkasına üstün olma duygusu, yaptığı iyiliği başa kakma, buyurganlık ve küçümseme olarak ortaya çıkar. İşte bu konuda Rabbimizin önemli bir emri ve ikazı da şudur: “İnsanları (küçümseyerek ve büyüklenerek) onlardan yüzünü çevirme! (Sakın kimseye karşı aşağılayıcı bir tutuma girmeyesin!) Yeryüzünde şımarıklıkla yürüme! Çünkü Allah büyüklük taslayan/böbürlenen, kendini beğenmişleri sevmez. (Böyle davranan kibirli ve mağrur insanlar Allah sevgisinden yoksun kalacaklardır).” (Lokman 31/18). Bu ayet-i kerime söz konusu tavrı açıkça yasaklar.

Mümin için asıl güç, başkalarını susturmak değil; nefsini susturabilmektir. Asıl büyüklük, tartışmayı kazanmak değil; kalp kazanabilmektir. Unutulmamalıdır ki kırılan bir kalbi onarmak, kazanılan bir tartışmadan daha değerlidir. Çünkü Allah katında makbul olan, insanlara karşı merhametli ve adil olmaktır.

Kısaca bir Müslüman için izleyeceği yol ve yolundan gideceği lider Rasulullah olarak belirlenmiştir. Başa kakmamak, kibirden uzak durmak, sözünü ölçülü söylemek ve insanları anlamaya çalışmak. Hakikati temsil eden bir mümin, buyurgan değil; ümmetin diğer bireylerine yani mümin kardeşlerine rehberlik eden kimsedir. Kalp kıran değil; kalpleri kazanan ve onarandır. Başkalarını küçümseyen değil; kardeşlik duygularını zenginleştirip kuvvetlendirmek için gayret eden ve bu ilkeleri yücelten bir ahlâka sahiptir. İşte bu ahlâk, hem dünyada huzurun hem de ahirette kurtuluşun anahtarıdır.


© Habername