menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Somali Günlükleri: Nerede Kalmıştık?

4 0
31.03.2026

"Somali'ye gitmek ister misin?"

Her şey bu soruyla başladı.

Ama o soru, boşlukta doğmadı.

O günlerde aklımın bir köşesinde hep aynı düşünce vardı:

Yurt dışı öğretmenliği…

Sınavlar, hazırlıklar, ihtimaller…

Görev yaptığım kurumdaki oda arkadaşımla dahi yurtdışı öğretmenlik konusunu konuşurdum .

Koridorda yürüyordum.

Elimde bir rapor dosyası.

Daire başkanı tarafından odasına çağrılmıştım.

“Arkadaşların geldi” demişti.

Kapıya doğru ilerlerken zihnim hâlâ o konuyla meşguldü.

Sanki daha odaya girmeden bir şeyler hazırlanıyordu.

Ayaküstü bir konuşma…

“Somali'ye gitmek ister misin?”

“Detayları sonra konuşuruz.”

“Somali’ye gidiyorum,” dedim.

Şaka yaptığımı sandı.

Ben de o an tam olarak ciddiye almış değildim zaten.

Ama bazı kararlar vardır…

İnsan ağzıyla söyler, kader onu ciddiye alır.

Bazen tek bir soru, bütün bir hayatın panoramasını değiştirmeye yeter. Afrika bize hep başkalarının kamerasından; açlık, kuraklık ve çaresizlik kareleriyle gösterilmişti. O an, koridorda elimde rapor dosyasıyla yürürken aldığım bu soruyla o sahte çerçeve paramparça oldu. "Giderim" dedim ama bedenim bir adım geride kalmıştı sanki. Haritada zor bulunan bir kasaba, Buhoodle menzildi; ben ise gemileri yakarak yola çıkıyordum.

Yanıma sadece üç şey aldım: kardeşlik, doğruluk ve sabır.

Hargeisa'ya vardığımda artık başka bir dünyanın eşiğindeydim. İlk gece; ekranı kırık bir telefonun şükrü, küçük bir sehpada anjero ve rafadan yumurta, dışarıdan yükselen o makamsız ama sarsıcı ezan sesiyle geçti. Şehir, tek bir imamın arkasında saf tutmuş gibi sadeydi. Bavulumu kapının önüne koyduğumda içimden sadece şu geçti: Artık geri dönüş yok.

Ertesi sabah asfaltın bittiği, patikanın başladığı o uzun kara yolculuğuna çıktık. Yanımızda silahlı bir asker, altımızda kuma saplanan bir araç... Tam "Geri mi dönsem?" fırtınası içimi kavururken; uzakta keçilerini güden yedi yaşındaki o çocuğu ve bembeyaz bir deve yavrusunu sırtında taşıyan genci gördüm. O sahne, içimdeki tüm fırtınaları dindirdi.

Buhoodle'ye ulaştığımda beni ihtişam değil, en çıplak haliyle sadelik karşıladı. Camsız pencereler, demir kapılar, kesik elektrikler ve çekirge senfonisi altında ilk gece... Ama orada internetin olması bile başlı başına bir mucizeydi.

Bambaşka Dünyaya Açılan Kapı

Görev Yapacağım Kampüs

Sabah kapımı çalan yedi yaşındaki o çocuğun elindeki melamin tabaklarda, bir dilin değil bir gönlün tercümesi vardı. Sınıfa girdiğimde karşılaştığım manzara ise unutulmazdı: Ali adında bir çocuk, defterine tükenmez kalemle çizdiği kravatlı adam resmini "Erdoğan, Erdoğan" diyerek bana hediye etti. On yaşındaki Abdulmecit ise parmağını kaldırıp sordu: "Türkiye'den geliyorsunuz, bize Başkanınızdan selam getirdiniz mi?"

Erdoğan’dan bize selam getirdin mi diyen soran Abdulmecit

O çocukların çoğu yetimdi. Bir bardak suyun değerini, susuzluktan çatlamış o dudaklarda öğrendim.

Bavulumdan çıkardığım bisküvilerin kırıntılarını yerden toplayan o çocukları görünce kendimi lojmana dar attım. Beşinci sınıfta kaybettiğim babamın bakkalındaki son bisküvi paketleri geldi aklıma... Yetimlik, birbirini uzaktan tanır. Kapıyı kapatıp yere yığıldım ve çok ağladım.

Yetim gülerse dünyada güler.

Ama sonra kalktım. Gözyaşımı sildim ve dışarı çıktım. Çocuklar futbol oynuyordu. Birine elimi uzattım: "Çak!" dedim. Sonra diğeri, sonra hepsi... Kampüs "Çak! Çak!" sesleriyle inlerken Al Bayrağa baktım: "Merhaba Türkiye!" dedim. Çocuklar hep bir ağızdan yankıladı: "Merhaba Türkiye!"

İşte şimdiye kadar yaşananlar bir yolculuk değil, bir dönüşümdü. Şimdi o kapıdan birlikte giriyoruz.

Otuz yıl öğretmenlik yaptım ama böyle bir sınıfta hiç ders anlatmamıştım.

*Gelecek hafta: İlk Ders.


© Habername