menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Odaklanmak ya da odaklanamamak...

58 0
22.08.2026

Odaklanma süremiz sosyal medya yüzünden çok düştü, kimi araştırmalara göre on dokuz saniye kimisine göre azami kırk, Bakan Göktaş’a göre sekiz.

Kitap okuma oranları düşüyor, sinemada hatta tiyatroda bile insanların eli telefona gidiyor.

Hafızamız da etkileniyor, beynimizin işleyiş şekli de.

Herkes mustarip bu durumdan, ben de.

Birbirinden bağımsız saniyelik içerikler nasıl oluyorsa birleşerek zaman algısını değiştiriyor ve günlerimiz kısalıyor.

İnsan ilişkilerimize de etki ediyor. Nostalji tutkumuzun bir kısmı da eskinin dostluklarına dair oluyor. Birbirimizi yargılamadan dinlediğimiz, birbirimizle dalga geçebildiğimiz, herhangi bir konu hakkında uzun uzadıya konuşabildiğimiz, zamanın bir aradayken hızlı aktığı ama her nasılsa uzun hissedildiği bir dönem vardı ve orada yaşanan diyaloglar senelerdir hafızamızda. Hem de dün izlediğimiz herhangi bir şey bugüne iz bırakamıyorken.

Bu hafta evde izlediğim bir film süresince, telefonuma uzanmadığımı, yerimden kalkmadığımı, su bile içmediğimi fark ettim. 

Öyle çok sürükleyici bir aksiyon, gözünüzü kırpsanız olayların akışını kaçıracağınız çetrefilli bir senaryo da değildi. Sakin, dingin bir film: The Room Next Door. Almodovar’dan.

Sinefil değilim, bir film eleştirmeni gözü ile kaleme almıyorum, haddimi aşar. Sade bir izleyici olarak bana düşündürdüklerini paylaşmadan edemiyorum. 

İki gazeteci arkadaşın yıllar sonra buluşması, biri kanserin son evresinde, alternatif tedaviler deniyor, diğeri çok satan bir yazar olmuş. Tedavi yanıt vermeyince bir savaş muhabiri olarak bu savaşa yenilmeyi kendine yediremeyen Martha, sonunu bile bile tedaviye devam etmek istemediğine ve ağrıları çok artmadan kendi bulduğu bir yöntemle bu dünyadan ayrılmaya karar veriyor. Dostu Ingrid’den hangi gün gerçekleşeceğinden henüz emin olmadığı bu kararı verdiğinde yan odasında olmasını rica ediyor. 

Buraya kadarı filmin tanıtımlarında da yer alıyor ama buradan sonrasında belki bazı sahneleri klavyeden kaçırabilirim, ön uyarımı yapmış olayım.

Ingrid, son romanını ölüm korkusu üzerine yazmış bir yazar. İlk soru burada geliyor: Bir dostunun son arzusu için, hayattaki en büyük korkunun üzerine gider misin?

O son arzuyu gerçekleştirebilmenin vicdan rahatlığı ile kalan ömrün boyunca bir travma gibi o anı tekrar tekrar yaşama korkusunu teraziye koyduğunda hangisi ağır basıyor? Bize dayatılan bireyciliğin yüze vurduğu anlar. Biricik........

© Evrensel