menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kürt “nefreti”nin itirafı

48 22
17.01.2026

İkibinli yılların ikinci çeyreğine girmişken şunu bir kez daha hatırlatmaya ihtiyaç var. Nefret yüktür, hem de en ağırından. Bu sebeple "nefret söylemi" insanlık suçudur bu çağda.

İşte tam da bundan dolayı terkisine nefretin bütün biriktirdiklerini dolduran ve bu yükle yola revan olanların akıbeti berbattır eski tabirle.

Zaten tümüyle bu açıdan da ideolojik bakmayı bir yana bırakıp kendine "insanım" diyenin asgari müştereki, nefret söylemine karşı olmak ve bu karşıtlığı da ilkesel boyutta her durumda deklere etmek olmalı.

Peki verili duruma, ez cümle gündelik hayata baktığımızda buna tekabül eden nedir?

Sanırım somut gösterge adına "Kürt meselesi" denilen mevzuya ve dahi mevzunun çözümüne dair bakış açısıdır. Bu, nirengi noktasıdır ve çözücüdür.

İki örnek vereceğim;

Sabah akşam sosyal medya hesabında namaz farzı gibi Selahattin Demirtaş’a özgürlük isteyen biri "Kürt meselesinin çözümüne dair soldan sağa 'Kürt anasını görmesin' noktasındasınız" diyen birine! Kendi "solu"nun berbatı âlem durumunu tartışacağına "höst solu ağzına alma" derse! Demirtaş’ın özgürlüğünü istemesinin samimiyetine nasıl güveneceğiz, inandırıcılığı kalır mı sahi…

Ve bir diğeri; Suriye’nin etno-kültürel kalbi sayılan sekiz bin yıllık Halep şehrinin iki mahallesinde Kürt katliamı yaşanır ve haysiyetli insanlar ve kurumlar da buna demokratik tepkilerini gösterirken; "size ne oluyor, onlar neyiniz olur" diyerek sonra da ey "Selahattin Demirtaş’ın yerinde oturan" sen oraya layık değilsin demeye getirerek Kürt siyasetçisine "çap" biçerken kendi çapını ele verenden Kürt dostu olur mu?

Bunları çoğaltıp biz Kürtlerin tabiriyle "dûr û dirêj" (uzun uzadıya) yazmak mümkün. Ama burda durmak en doğrusu.

Kürt meselesinin katalizörü iki kelime üzerinden okunmalı: Dil ve Aidiyet. Kürtler kendilerini ait oldukları kavime ve o kavimin diline, kültürüne, kimliğine bağlı hissediyorlar. Bu bağlılık eksenininde çizilen suni sınırların asıl "bölücülük" olduğuna inanıyorlar.

Bu inanç; devlet, federasyon, özerklik gibi daraltıcı ama tercihan olası kavramlardan azadedir. Bu tercihler dışında ve bu bölünmüş çizili sınırlar ötesinde yaşamak derdinde olan kavimdaşlarına hayatı dar etmeye ve yaşanmaz kılmaya çalışanlara karşı da insani ve demokratik karşı duruş haklarını kullanıyorlar. Hepsi bu.

Adeta gizli bir dosyada kayıtlı ajandanın artık miadı dolmuş sayfalarının her biri bir yerine tutunarak olanca bağırtıları ve nefretleri ile Kürdün öfkeli dişlilerin çarkları arasında unufak olmasını, haksız-hukuksuz ve tabi olmasını ama talepkâr olmamasını isteyen; istemekle kalmayıp bunu sol, sağ, ümmet-furkan nidaları ya da kendilerince bir başka "hayırhah" iş için isteyenlerin dünyasında... Kalmışız "bir başına, bir başına ve uzak" biliyor musunuz?

(ŞD/AB)

Oryantalizm, Doğu’yu yanlış tanımaktan çok, onu tanımlama yetkisini Batı’nın tekeline alma pratiğidir. Bilgi ile iktidarın aynı cümlede buluştuğu o yerden konuşur. Doğu’yu geri, irrasyonel, duygusal, eksik ve "henüz olmamış" olarak kurar; Batı’yı ise tamamlanmış, akılcı ve yol gösterici. Böylece eşitsizlik doğal, müdahale gerekli, tahakküm ise neredeyse ahlaki bir görev gibi sunulur.

Ancak bu bakış yalnızca Batı’nın Doğu’ya uzaktan tuttuğu bir mercek değildir. Bazı toplumlarda bu mercek içeri taşınır, yerlileşir, içselleşir. Aynı ülkenin sınırları içinde, aynı tarihsel yükü taşıyan insanlar arasında yeniden üretilir. Oryantalizm, böylece bir dış bakış olmaktan çıkar; bir toplumun kendi içindeki hiyerarşileri meşrulaştıran bir zihniyet rejimine dönüşür. İşte bu noktada içsel oryantalizmden söz ederiz.

Türkiye’de Kürtlere yöneltilen bakış tam olarak bu içsel oryantalizmin ürünüdür. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte laikleşme, merkezileşme, aydınlanma ve medenileşme ekseninde kurulan siyasal tahayyül, Kürtleri eşit bir kurucu özne olarak değil; modernleştirilecek, ehlileştirilecek, dönüştürülecek bir topluluk olarak konumlandırdı. Doğu, yalnızca coğrafi bir yön değil; geri kalmışlığın, gecikmişliğin ve "sorun"un adı haline geldi.

Zamanla bu bakış devletin tekelinden çıktı, topluma yayıldı. Açık inkârın yerini daha "kibar" kelimeler aldı: geri kalmışlık, hazır olmama, zamansızlık. Kürt meselesi bir eşitlik ve hak meselesi olmaktan çıkarılıp bir gelişmişlik sorunu, bir pedagojik eksiklik gibi sunuldu. Merkez konuştu, çevre dinledi. Merkez tanımladı, çevre bekledi.

Bu zihinsel kurgu, yalnızca anayasa metinlerinde, güvenlik raporlarında ya da resmî söylemde dolaşmadı. Daha derin, daha kalıcı bir hatta ilerledi: kültürel ve sanatsal üretimin içine sızdı. Çünkü iktidar en çok, kendini estetik biçimlere gizlediğinde görünmez olur.

Türkiye’de edebiyat, sinema, dizi ve tiyatro alanlarında Kürtlere ve Kürdistan’a yöneltilen bakış, içsel oryantalizmin en rafine tezahürlerinden biri oldu. Uzun yıllar boyunca Kürdistan, anlatıların fon dekoru olarak kullanıldı. Sisli dağlar, toprak yollar, taş evler, sert bakışlı erkekler, suskun kadınlar, bitmeyen kan davaları… Kürtler birey olmaktan çok bir "atmosfer"e indirgendi.

Kürdistan’da geçen filmler, çoğu zaman merkezin seyircisi için çekildi. Kamera, bölgeye bir tanık gibi değil, bir müfettiş gibi baktı. Dağlar yalnızca yoksulluğun, köyler yalnızca cehaletin, insanlar ise yalnızca geleneksel baskının........

© Bianet