Mehmet Akif'in İstiklal Ahlakı
“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım…
Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.”
Türk edebiyatında haysiyet, vicdan ve istiklâl duygusunun en güçlü ifadelerinden biridir.
Bu mısralar, yalnızca bir şairin öfkesi değildir; bir karakterin, bir ahlakın ve bir milletin bağımsızlık ruhunun ifadesidir.
Ne var ki son yıllarda bu şiirin tarihî bağlamından koparılarak farklı amaçlarla yorumlandığı görülmektedir.
Bazı çevreler, Mehmet Akif’in bu mısralarını Atatürk’e veya Millî Mücadele kadrolarına yöneltilmiş gibi göstermeye çalışmaktadır. Oysa bu yorum hem şiirin ruhuna hem de Akif’in 1920’deki açık tarihî tavrına aykırıdır.
Bu mısraların arkasındaki dönem; Osmanlı Devleti’nin yıkılış yılları, İstanbul’un işgali, mandacılık tartışmaları ve Anadolu’da yükselen Millî Mücadele günleridir. Bir yanda işgal kuvvetleri, diğer yanda teslimiyetçi İstanbul çevreleri vardır. Mehmet Akif’in öfkesi de işte bu teslimiyetçi zihniyete, işgalciye yarananlara, menfaati uğruna geçmişine sövenlere ve hak adına haksızlığa hizmet edenlere yöneliktir.
Şairin kullandığı “zağarlık” kelimesi önemlidir.
Zağar, av köpeği demektir. “Zağarlık yapmak” ise birinin arkasına takılıp onun çıkarları için koşmak, ona yaranmak, onun hizmetine girmek anlamına gelir.
Akif’in reddettiği şey yalnızca siyasî bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir düşüştür. O, zalimin yanında yer almayı, haksızlığa hizmet etmeyi, menfaat uğruna şahsiyetini kaybetmeyi reddeder.
Bu nedenle “üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam” mısraını Cumhuriyet’e veya Millî Mücadele’ye karşı söylenmiş gibi değerlendirmek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü Mehmet Akif, işgal altındaki İstanbul’da kalmayı değil, Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’nin yanında yer almayı seçmiştir.
16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesinden kısa süre sonra, 11 Nisan 1920’de gizlice İstanbul’dan ayrılmış; Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı günlerin hemen ardından Ankara’ya ulaşmıştır. Nitekim 28 Nisan 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesi onun Ankara’ya geldiğini duyurmuş,
3 Mayıs 1920’de ise Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’deki görevine son verilmiştir. Aynı yıl Kastamonu’da verdiği vaazlarla halkı Millî Mücadele’ye çağırmış, Nasrullah Camii’nde yaptığı konuşmalar cephelere kadar ulaştırılmıştır.
1921’de İstiklâl Marşı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından millî marş olarak kabul edilmesi, Akif’in bu tarihî yürüyüşte nerede durduğunu açıkça gösterir.
Mehmet Akif’in Kastamonu’daki faaliyetleri de onun tavrını berrak biçimde ortaya koyar. Nasrullah Camii’nde verdiği........
