menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye Cumhuriyeti’nde İdeolojik Tarih-2

31 0
16.09.2026

Çok Partili Hayat ve Demokrat Parti Dönemi

Dünya Savaşı sonrası dünya genelinde demokratikleşme hareketleri artarken, Türkiye de tek parti sistemini terketti. 1945’te çok partili hayata geçiş adımları atıldı ve 1946’da yapılan ilk çok partili seçimle muhalefetteki Demokrat Parti Meclis’e girdi. DP’nin kurulması, CHP içinden kopan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan gibi isimlerin önderliğinde gerçekleşmişti. Bu kişiler, CHP’nin özellikle aşırı devletçi politikalarına ve baskıcı uygulamalarına muhalefet ederek daha liberal ve muhafazakâr bir çizgi vaat ettiler. 1950 seçimlerinde ise Demokrat Parti ezici çoğunlukla iktidara geldi. Böylece Türkiye’de iktidar ilk kez el değiştirdi ve tek parti devri sona erdi. DP iktidarıyla basın ve siyasi alanda başlangıçta görece liberal bir atmosfer oluştu. 1950’lerin ilk yarısında demokrasi kültürü güçlenir gibi oldu. Ezanın Türkçe okunma zorunluluğu kaldırılıp Arapça ezan serbest bırakıldı, okullara seçmeli din dersi konuldu, radyoda dini program yasağı kaldırıldı. Bu adımlar, muhafazakâr kesimde memnuniyet yarattı. DP başlangıçta CHP’ye karşı kazandığı seçim zaferini “yeter söz milletindir” sloganıyla, halk iradesinin tecellisi olarak sunuyordu. Ancak zamanla DP yönetimi otoriterleşti, basına sansür uygulandı, muhalefete baskılar arttı, CHP ve gazeteciler sert şekilde eleştirildi. Özellikle 1957 seçimlerinden sonra ekonomik sıkıntılar artınca hükümet muhalefeti ve basını suçlayarak Tahkikat Komisyonu gibi antidemokratik uygulamalara girişti. İç politikada, ilk yıllardaki özgürleşme hamleleri sonunda yerini gerilim ve kutuplaşmaya bıraktı.

Demokrat Parti’nin ideolojisi kısaca muhafazakâr demokratlık olarak tanımlanabilir. DP, bir yandan liberal kapitalizmi ve liberal demokrasiyi benimsediğini ilan etmiş (devletin ekonomideki payını azaltmak, özel sektörü ve yabancı yatırımı teşvik etmek gibi) diğer yandan CHP’nin katı laiklik politikalarından bunalan halk kesimlerine daha fazla dini özgürlük vaadetmiştir. DP’ye bu adımlar geniş muhafazakâr ve kırsal kesim desteği kazandırmıştır. Demokrat Parti kendisini “Halkın Partisi” olarak konumlandırıp CHP’yi seçkinci, baskıcı, halktan kopuk olmakla eleştirdi. Bu söylem, şehirli bürokratik elit ile taşra muhafazakârları arasındaki ideolojik gerilimi yansıtır. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla DP, Türkiye’yi hızla Batı Bloku’na geçirdi. 1952’de NATO’ya girildi. DP iktidarı, içeride de güçlü bir antikomünizm politikası izledi. Hükümet, sol eğilimli yayınları ve teşebbüsleri sıkı denetim altında tuttu ve dönemde komünizm tehlikesine karşı mitingler, kampanyalar düzenlendi.  Bu durum, DP’nin dünya görüşünün sağ-muhafazakâr bir çizgide olduğunun göstergesidir. Ancak DP’nin 10 yıllık iktidarının ikinci yarısından itibaren, özellikle 1957 seçimlerinden sonra, siyasal atmosfer yeniden gerilmeye başladı. CHP muhalefeti ile DP iktidarı arasındaki kutuplaşma sertleşti. DP yönetimi, basın ve muhalefet üzerindeki baskısını artırdı ve hükümeti eleştiren gazeteler kapatıldı. Ülke ekonomisi 1958’de ciddi bir döviz krizi yaşayıp dış borç batağına girince DP düşüşe geçti. Muhalefet ve iktidar arasındaki gerilim sokak gösterilerine ve öğrenci protestolarına da yansıdı. Bu olaylar, ordu içerisindeki huzursuzluğu da büyüttü. Tarihçi Kemal Karpat’ın değerlendirmesine göre, 27 Mayıs İhtilali, Demokrat Parti döneminde ekonomik ve siyasal güç kazanan yeni sosyal grupları tasfiye etme niteliği taşıyordu, ordunun “demokrasiyi koruma” iddiası sosyolojik açıdan gerçekçi değildi.

DP’nin ekonomi politikaları, piyasa yanlısı ve popülist özellikler taşıyordu. Tarım sektörüne büyük önem verildi. Tarıma destek, alt yapı yatırımları, Marshall Yardımı’nın da katkısıyla 1950’lerin başında ekonomi hızla büyüdü. Traktörleşme ile tarımsal üretim arttı, ABD’nin Marshall Planı desteğiyle çiftçilere kredi ve makine sağlandı. 1950-1954 arası ekonomi yüksek büyüme oranları yakaladı. Karayolları yapımı, altyapı yatırımları hızlandı. Kırsal kesimin refahı başlangıçta arttı. Ancak 1954 sonrası ekonomi zorlanmaya başladı. Kore Savaşı’nın yarattığı konjonktürel avantaj bitince ithalat-ihracat dengesi bozuldu. DP, artan harcamaları karşılamak için dış borca yöneldi. Enflasyon yükseldi, döviz sıkıntısı ortaya çıktı. 1958’e gelindiğinde bir ödeme krizi patlak verdi; dış borçlar ödenemez hale gelince DP hükümeti IMF ile anlaşmak zorunda kaldı. 4 Ağustos 1958’de TL devalüe edildi. ( Bir ülkenin resmi para biriminin diğer ülke para birimleri karşısında veya bir grup para değeri karşısında ya da para standartlarındaki değerinin düşürülmesi )

DP; 3 seçimde de tek başına iktidar oldu. Ama  halktaki gücü de gittikçe azalıyordu. Bu süreçte CHP kendini konumlandırmakta zorlandı; başlangıçta DP’yi “gericilik” ile suçlayan CHP, halkın DP’ye yönelişini gördükçe söylemini yumuşatmak zorunda kaldı. İsmet İnönü liderliğindeki CHP, 1950’lerin ortasından itibaren kendini ortanın solu olarak tanımlamaya başlayacaktı.

Sonuç olarak 1950’ler, Türkiye’de sağ ile solun ilk net saflaşmasının şekillendiği yıllardır. İktidardaki DP, belirgin biçimde sağ muhafazakâr bir parti olarak, gelenek ve Anadolu değerleriyle barışık, serbest piyasa ekonomisine inanan, Batı ittifakına entegre olmuş ve onların sözünden çıkmayan bir politika izledi. Muhalefetteki CHP ise kendini devletçi geçmişinden farklılaştırmaya çabalayarak daha sosyal adaletçi ve laikçi bir pozisyona evrilmeye gayret etti. Bu ideolojik ayrım, DP iktidarının sonunda yaşanan gerginliklerle daha da belirginleşmiştir. DP hükümeti, basına ve muhalefete karşı otoriter önlemler aldıkça, CHP ve sol entelijansiyaya demokrasi ve özgürlük söylemini yükseltti. 1960’a gelindiğinde toplumsal kutuplaşma artmış, üniversite gençliği ve aydınlar DP’yi otoriterlikle eleştirirken, DP çevreleri CHP’yi ve İsmet İnönü’yü kışkırtıcılıkla suçlar hale gelmişti. Bu keskinleşen ortamda 27 Mayıs 1960’ta ordu yönetime müdahale ederek DP iktidarını devirdi. İlk askeri darbe ile birlikte, Türkiye’de ordu da bu şekilde ideolojik sisteme girdi. Ordu kendini Kemalist devrimin ve laik cumhuriyetin bekçisi olarak konumlandırıyordu.

1960’lar: Yeni Anayasa, Solun Yükselişi ve Sağ Muhafazakâr Cephe

1960 Darbesi sonrasında hazırlanan 1961 Anayasası, Türkiye tarihinin en özgürlükçü ve demokratik anayasası olarak kabul edilir. Bu anayasa, sosyal haklara ve demokratik ilkelere geniş yer verdi. 1961 Anayasası’nın getirdiği ortam, siyasi kanadın her iki ucunun da örgütlenmesine imkân tanıdı. İlk kez Türkiye’de sosyalist ve sosyal demokrat fikirler yasal zeminde ciddi biçimde boy göstermeye başladı. 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi (Tip), işçi sınıfını temsil iddiasıyla ortaya çıkan sosyalist bir partiydi ve 1965 seçimlerinde 15 milletvekili kazanarak Meclis’e girmeyi başardı. Bu, Türkiye’de sosyalizmin kamusal alanda görünür olması anlamına geliyordu. Aynı dönemde CHP de önemli bir ideolojik dönüşüm geçirdi.1965’te İsmet İnönü’nün dile getirdiği “ortanın solu” söylemi, CHP’nin artık kendini sol bir parti olarak tanımladığını gösteriyordu. İnönü, “Biz zaten laiklik ve halkçılık ilkelerimiz gereği ortanın solundayız” diyerek CHP’nin Kemalist ideolojisindeki halkçılık ve devletçilik........

© Adil Medya