Prof. Dr. Mustafa Durmuş – Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Dünya Bankası (WB) ile Türkiye arasında 2024-2028 yılları arasını kapsayan bir dönem için geçerli olmak üzere, 18 milyar dolarlık ek finansman anlaşması imzalandığını duyurdu. Bu anlaşma ile birlikte Dünya Bankası’nın Türkiye’ye sağlayacağı toplam kredi miktarı 35 milyar dolara yükselmiş oldu. (1) Bakan ayrıca bu hafta içinde ABD’de Uluslararası Para Fonu (IMF) yetkililerine Türkiye’de uygulanan ekonomi politikaları ile ilgili bir de sunum yapacak.

Yeniden Bretton Woods İkizlerinin kapısına mı gidiyoruz?

Bu noktada, öncelikle, sözde “IMF’ye borç veren ülke” konumundan, nasıl oldu da hem Uluslararası Para Fonu’ndan hem de Dünya Bankası’ndan (Bretton Woods İkizleri) yeni kredi alabilmek için çabalayan bir ülke olduk” sorusunun yanıtlanması gerekiyor.

Ayrıca, ana akım iktisat ideolojisinden kopamayan bazı yerli ekonomistler, yeterli olmasa da uzun vadeli kaynak girişi anlamında, Dünya Bankası kredilerindeki bu son gelişmeyi olumlu buluyor.

Biraz daha eleştirel bakan iktisatçılarsa, “Dünya Bankası kredilerinin hangi projelere yöneleceği”, “bu kredilerin ülkenin içinde bulunduğu ödemeler dengesi krizini aşmaya yardımcı olup olmayacağı” soruları üzerinde yoğunlaşıyorlar. Ana akım medya ve sosyal medyada ise konu sadece bu sınırlar içinde ele alınıyor.

Ödemeler dengesi krizi ve dış borç krizi bir arada

Kuşkusuz ki bu sorular çok önemli. Zira ülke ekonomisi ciddi bir ödemeler dengesi (ve dış borç) krizi riski ile karşı karşıya. 2023 yılı sonu itibarıyla 500 milyar doları olan dış borç stoku, döviz cinsinden iç borçlar ve KKM dâhil dövizli borçlarla birlikte toplamı 633 milyar doları buluyor. Vadesine 1 yıl kalmış özel sektör kısa vadeli dış borçları ve Hazine ve Merkez Bankası’nın kısa vadeli dış borçlarıyla birlikte bir yıl içinde ülkenin çevirmesi gereken borç miktarı 226 milyar doları buluyor. Merkez Bankası’nın net döviz rezervlerinin eksi 65 milyar dolar civarında olması durumu daha da kötüleştiriyor. (2) Yani mesele sadece bir döviz krizi ile sınırlı değil, dış borç geri ödeme krizi de (temerrüt) gündeme gelebilir. Yakın tarihte Yunanistan, Sri Lanka ve Arjantin bu tür bir borç temerrüdüne düştüğünden bu durum Türkiye için de geçerli olabilir.

İşte bu yüzden de özel finans piyasalarından yeni borç temin etmekte zorlanan, sıcak para girişleri de yeterli olmayan Türkiye’deki ekonomi yönetimi, denize düşenin yılana sarılması gibi, Dünya Bankası ve IMF kredilerine sarılmaya başladı.

Dünya Bankası kredileri projelere yönelik

Ancak 18 milyar dolarlık yeni Dünya Bankası kredi anlaşması ödemeler dengesi sorunlarını çözmeye yönelik bir anlaşma değil zira bu krediler, işin kuralı gereği, sadece adı önceden konulmuş olan özel ve kamusal projeler için kullanılabiliyor. Bu yüzden de Hazine ya da Merkez Bankası, bu kredileri kısa vadeli ödemeler dengesi ihtiyaçlarını karşılamak için kullanamaz. Diğer tür kredileri IMF veriyor ki bu konuda bir süredir IMF ile görüşmelerin yapıldığı tahmin ediliyor.

Kısaca, bu süreç böyle giderse bu yıl içinde IMF ile de büyük çapta bir kredi anlaşması (stand by) yapılması kaçınılmaz olabilir zira artan turizm gelirleri dışında ülkeye dönük ciddi bir döviz girişi yok. Yıllık 50 milyar dolar civarındaki turizm döviz geliri ise ancak cari açığın kapatılmasına yardımcı olabilir.

Diğer yandan bu iki kuruluştan sağlanacak krediler, verilecek siyasal tavizlerin dışında, ülkenin borç stokunu ve borç yükünü daha da artıracağı için hem kalkınma çabalarını geriletecek hem de ülke halklarının daha fazla yoksullaşmasıyla, temel bazı kamusal hizmetlerin budanmasıyla (kemer sıkma) ve halkın üzerindeki vergi yükünün artmasıyla sonuçlanacaktır.

Bu yüzden de, Dünya Bankası’nın (ve IMF’nin) kredilerinin ekonomi politik ve jeopolitik açılardan ele alınması ve Dünya Bankası ile yapılan son kredi anlaşmasının bu açılardan da analiz edilmesi gerekiyor.

Kredilerin ekonomi politik ve jeopolitik analizi

Dünya Bankası’nın genel merkezinde şu slogan yazılıdır: “Yoksulluğun olmadığı bir dünya düşümüz var.” IMF’nin misyonu ise “kısa vadeli ekonomik istikrarsızlığı gidermek” olarak tanımlanır. Yani ilki kalkınma sorununu (yanlış bir biçimde) yoksulluk sorununa indirgeyerek yoksullukla mücadeleyi, diğeri ise üye ülkelerin kısa vadeli ekonomik ve finansal istikrarsızlıklarla mücadelesine destek olmayı üstlenmiş durumdalar.

Misyonları yukarıdaki gibi açıklansa da, gerçekte bu iki örgüt, kuruluş yılı olan 1944 yılından bu yana, Güneyin azgelişmiş ekonomilerini emperyalist kapitalist sisteme bağlı tutmak ve Kuzeyin merkez ekonomilerinin sıklıkla içine düştüğü aşırı birikim (ve kâr oranlarının düşmesi biçimindeki) krizlerinin aşılması için çalıştı.

Bu nedenle de bu iki kuruluşun ortaya çıkışlarını, buna neden olan somut maddi ihtiyaçlar üzerinden (yani tarihsel maddeci bir bakış açısı ile) ele almak ve bu kuruluşlarla olan ilişkiyi teknik bir kredi alış verişi ilişkisinin ötesinde değerlendirmek gerekiyor.

Aşırı birikim ve kârlılık krizi

Kapitalizmin, özellikle de 1970’lerin ortalarından itibaren içine girdiği stagnasyon (uzun süreli durgunluk) nedeniyle, yeni değer yaratmakta ve kârlar üretmekte zorlandığı biliniyor.

Öyle ki, ulusal pazarlar doyduğunda, ekolojik tahribat sınırlarına ulaştığında ve böylece kaynaklar azaldığında ve sınıf karşıtlıkları büyük sınıf çatışmalarına dönüşmeye başladığında (reel ücret artışı talepleri, grevler gibi) sermayenin büyük kârlar elde etmesi zorlaşmaya başladı.

Bu durum bazı Marksist yazarlarca “aşırı birikim krizi” olarak adlandırlıyor. Böyle bir kriz ortaya çıktığında sermaye değer yitirmeye başlıyor, kârlı sermaye birikim süreci tıkanıyor. Bu da aşırı sermayenin bir şekilde azaltılmasını ve daha kârlı yatırımlara yönlendirilmesini gerekli kılıyor ki buna iktisat literatüründe “Sermayenin Demir Yasası” da deniliyor.

Aşırı birikim ve düşük kârlılık sorunu nasıl çözülüyor?

Kapitalizmin tarihi bize aşırı birikimin neden olduğu sorunların kabaca şu yollarla çözüldüğünü gösteriyor:

(i) Devletin geçici düzenlemeleri: Yatırımlar, alt yapı, eğitim, ar-ge gibi sermayenin gelecekteki verimliliğini yükseltecek alanlara yönlendirilir (örneğin New Deal). Bu yol geçmişte iyi işledi ama servetin yeniden bölüşümünü gerektirdiğinden ve sermayenin getirisi gecikmeyle sağlandığından (daha uzun vadeli) günümüzde sermayedarlar arasında pek popüler değil. Günümüzde sermayedarlar sadece çok değil, aynı zamanda en hızlı biçimde kâr elde etme, buna karşılık maliyetleri kamuya yıkma peşindeler.

(ii) Petrol fiyatları küresel olarak düşürülür ya da göçmen emeğinin kullanılmasına izin verilerek üretim maliyetleri azaltılır. Keza kadınlar işgücüne daha fazla dâhil edilir.

(iii) Emek ve meslek örgütleri ve işçi sendikaları zayıflatılır. Özelleştirmelerle yeni kârlı faaliyet alanları açılır (eğitim ve sağlıkta olduğu gibi).

(iv) Finansallaşma: Tüketici ya da uzun vadeli konut kredileri gibi sermayenin yöneleceği yeni kârlı alanlar açılır ya da kitleler kredi kartlarıyla borçlandırılmaya ve daha fazla tüketmeye teşvik edilirler.

(v) Mekânsal düzeltmeler: Daha sağlam bir yol ise (içerdeki emek örgütlerinin gücünü azaltacak bir biçimde) yurt dışında yeni yatırım ve üretim mekânları oluşturmak, yeni tüketim pazarları, yeni kredi pazarları ve ucuz ve örgütsüz işgücü bulmak gibi mekânsal düzeltme yoludur. (3)

Uluslararası kredilerin geriye dönüşlerinin garantörleri

İşte bu yolların (asıl olarak da bu mekânsal düzeltmenin) temel araçları tarihsel olarak, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi uluslararası örgütler oldu. Böylece merkez ekonomiler 1970’lerin uzun süreli durgunluğundan biraz da bu örgütlerin faaliyetleriyle çıkabildiler. Çünkü özellikle de ilk iki örgüt, bol kredilerin garantili geri ödemeler ve yüksek faiz oranlarından çevre ülkelere satılmasına (bir kısmı da iyi koşullu kredi ya da uluslararası yardım yardım adı altında) yardımcı oldu.

Keza Dünya Bankası ve IMF, azgelişmiş ülkelerdeki ucuz ve örgütsüz emeği sömürebilmek için küresel çapta sanayi kaydırmalarını ve buna izin veren serbestleştirme ve Yapısal Uyarlama Politikalarını hayata geçirdi. Bunun sonucunda örneğin ABD dış yatırımları 10 trilyon dolardan fazla arttı ve 1990 yılında bu yatırımlardan sağlanan kâr içerde elde edilen kârın yüzde 80’ine ulaştı. Kısaca 1975-1990 döneminde ABD’li şirketlerin kârlılığı iki kattan fazla arttı (yüzde 5’ten yüzde 11’e çıktı). Keza Dünya Bankası ve IMF’nin desteklediği özelleştirmeler de kârlılığı artırdı. Öyle ki 1984-2012 döneminde sadece Dünya Bankası, azgelişmiş ülkelerde 2 trilyon dolardan fazla özelleştirilme yapılmasını sağladı. (4)

Soğuk Savaş dönemi yeni dünya düzeninin iki önemli örgütü

Bir başka anlatımla, emperyalist kapitalist sistemin ABD hegemonyası altında yeniden şekillendirilmesinde Dünya Bankası’na düşen görev; yollar, enerji santralleri, hava limanları gibi alt yapı projeleri için kredi sağlamaktı. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük ölçüde tahrip edilen Avrupa’nın yeniden inşası kâr oranlarındaki azalmanın da restore edilmesine yardımcı oldu ve 1970’lerin başlarına kadar kapitalizmin ‘Altın Çağ’ adı verilen döneminin yaşanmasını sağladı.

Uluslararası Para Fonu ise, proje kredileri dışında kalan ve uluslararası finansal piyasalardan, kreditör ülkelerden ya da banker kuruluşlardan sağlanabilecek olan kredileri hangi ülkelerin alabileceğine karar vermek ve bu krediler karşılığında o ülkelere ulus ötesi şirketler ve başta ABD olmak üzere büyük kapitalist devletlerin ihtiyaçlarını karşılamaya dönük politikaları uygulatmakla görevlendirildi. Son dönemlerde ise, özellikle de 1990’lı yıllardan itibaren sıklaşan krizlerin sonucunda çökmeye başlayan uluslararası piyasaları kurtarabilmek için IMF, krizle baş başa kalan ülkelere kurtarma paketleri (bail-out) vermeye başladı. (5)

ABD asıl patron!

Kısaca Dünya Bankası ve IMF merkez ekonomilerin iktisadi güçlüklerinin ve iç çatışmalarının aşılarak azgelişmiş ülkelerin onlar için yeni emek ve doğa sömürüsü alanları ve sermaye birikimi kaynağı olmalarını sağlayan politikalarla, ulus ötesi şirketlere ve emperyalizme hizmet etti.

Bu yapılmasaydı iç pazar doygunluğu yüzünden ABD ve AB çok daha önceden ve çok daha sık krizlere girecekti. Bu nedenle her iki kurum da ABD devleti ve finans kapitali için son derece önemli. Her iki kurumda asıl söz sahibi olan da ABD’dir. Bu bağlamda ABD’nin onayı olmadan bu iki kuruluşun kredi vermesi genel olarak mümkün değil.

“Söz konusu olan emperyalist sermayenin çıkarlarıysa gerisi teferruattır”

Meselenin bir diğer boyutu da hem Dünya Bankası hem de IMF’nin kredi verirken, kredi verdiği ülkelerdeki hukukun üstünlüğü, insan hakları ya da demokrasiden uzaklaşma ve diktatörlüklere yönelme biçimindeki yönelimlere kulak asmaması, hatta böyle otoriter rejimleri destekliyor olmalarıdır.

Örneğin Dünya Bankası, son raporunda, hukukun üstünlüğünün yabancı yatırımcılar açısından çok önemli olduğunu kabul ederken, Türkiye’de hukukun üstünlüğünün olmadığı gerçeğini inkâr ediyor. (6)

Tüzüğe aykırılık

Tüzüğünün 4’ncü maddesinin 10’ncu fıkrasına aykırı olarak, Dünya Bankası (ve IMF), iç siyaseti etkilemek amacıyla ulus devletlere sistematik olarak borç verdiler.

Nitekim bu gerçeği ele alan bir bilimsel çalışmada sunulan örnekler (7), kredilerin elde edilmesinde büyük kapitalist güçlerin siyasi ve stratejik çıkarlarının belirleyici olduğunu ortaya koyuyor. Böyle güçlerin desteğine sahip rejimler, ekonomi politikaları resmi Uluslararası Finans Kurumu’nun kriterlerine uymasa ya da insan haklarına saygıda başarısız olsalar bile, mali yardım alabildiler. Öte yandan, emperyalist güçlere karşı duran halktan yana rejimlerse, bu kurumlar tarafından belirlenen ekonomik kriterlere uymadıkları bahanesiyle, bu kredilerden mahrum bırakıldılar.

İşin daha da kötüsü, bu iki örgütün bu politikaları, ‘Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte terk edilmek şöyle dursun, günümüze kadar devam etti. Bu kurumlar Muhammed Suharto’nun Endonezya’sını 1998’de iktidardan düşene kadar, Idriss Deby’nin Çad’ını günümüze kadar, Bin Ali’nin Tunus’unu 2011’de devrilene kadar, Mübarek’in Mısır’ını 2011’de devrilene kadar desteklediler ve şimdi de General El Sissi’yi destekliyorlar.

12 Eylül askeri diktatörlüğünün destekçisi Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu

Aslında örnekler açısından, çok uzağa gitmeye gerek yok. Dünya Bankası ve IMF’nin nasıl bir işleve sahip olduklarını anlayabilmek için Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesi sonrasında bu iki kuruluşun ülkeye verdiği kredilerine bakmak yeterli.

Dünya Bankası’nın Türkiye’ye dönük stratejisi, 1972’de Filipinler’de F. Marcos ve 1973’te Şili’de A. Pinochet diktatörlüklerine karşı izlediği stratejiye benziyor. Bu noktada özellikle de jeopolitik nedenler belirleyici bir faktör zira Avrupa ve Asya arasında bir köprü konumundaki Türkiye, Orta Doğu satranç tahtasında önemli bir piyon konumunda. Dolayısıyla otoriter bir rejime tam destek vererek bu ülkeyi Washington’un çıkarlarına tabi kılmak gerekiyordu. Dünya Bankası, askeri liderlerle tam bir mutabakat içinde, ulus ötesi şirketlerin yatırımlarına kapıları sonuna kadar açan ve hem sendikaları hem de sol-sosyalist partileri ve örgütleri bastıran neo liberal ekonomi politikaları geliştirdi. Böyle politikalar Türkiye’nin ABD açısından önemini pekiştirdi.

Dünya Bankası tarihçileri bile bu gerçeği açıkça kabul ediyor: “Dönemin Dünya Bankası Başkanı ve küresel bir devlet adamı olan McNamara, Türkiye’nin jeopolitik önemini göremeyecek kadar kör değildi”. İran’da Şah’ın devrilmesinin ardından ABD düşmanı Molla Humeyni rejiminin kurulması karşısında Türkiye bir alternatif olarak desteklenmeliydi. Bunun için de ülke ekonomisi ve siyaseti istikrara kavuşturulmalıydı. Türkiye’deki 12 Eylül askeri darbesinin ABD’nin ve CIA’nın yardımlarıyla hazırlanmasının ardında yatan faktörlerden biri de işte bu İran faktörüdür. (8)

Türkiye prototip olarak kabul edildi

Dünya Bankası yöneticileri 12 Eylül askeri darbecilerini asla karşısına almadıkları gibi, darbecileri incitmeyen son derece nazik bir dil de kullandılar:

“Banka, Türk ordusuna iyi niyet atfetmek ve müdahalelerinden duyduğu hoşnutsuzluğu göstermekten kaçınmak için özel bir çaba sarf etti. Kurumun, 1980’de ordunun yönetime el koymasının Bankanın kredi verme niyetini ortadan kaldırmayacağı yönündeki resmi yorumları açık ve netti. Ayrıca Türkiye’ye uygulanan program kurumun yapısal uyum kredileri serisi için bir prototip de oluşturdu.” (9)

Bugün çok kutupluluğa doğru bir gidişatın söz konusu olduğu dünya konjonktüründe, Türkiye, özellikle de Ukrayna’nın Rusya tarafından işgali sonrasında, NATO ve ABD için Orta Doğu’ya ek olarak, Avrupa bölgesi için de son derece önemli bir jeopolitik konuma sahip bir ülke.

Bu bağlamda, Dünya Bankası’nın Türkiye ile yeni bir kredi anlaşması yaptığı bir sırada İran ve İsrail arasında sıcak çatışmaların başlaması, tarihsel olarak Türkiye’nin bir kez daha batılı güç odakları nezdinde Orta Doğu’da önem kazanmasına neden olacak gibi görünüyor.

Bu durum IMF ile yapılacak olası bir standby anlaşmasının hızlandırılmasıyla sonuçlanacaktır. Bu da kuşkusuz ciddi dış kaynağa sıkışmış olan ve giderek güç kaybeden AKP-MHP iktidar bloku için “Allah’ın lütfu” olarak görülebilecek bir gelişme olabilir.

Beş yılda beş yapısal uyum kredisi

1980’li yıllara tekrar dönersek, askeri cunta 1983 yılında siyasal iktidarı sivillere (sözde) devretti. Anavatan Partisi ilk seçimde iktidar oldu ve büyük sermayenin olduğu kadar Dünya Bankası’nın da makbul adamı olan Turgut Özal başbakan oldu. Ardından 1985 yılına kadar ülkeye Dünya Bankası beş yapısal uyum kredisi verdi. Dünya Bankası bu durumu 1989 yılında şöyle anlatıyordu: “Türkiye, Banka’nın müşterileri arasında en çarpıcı başarı öykülerinden birini temsil ediyor”.(10)

12 Eylül askeri darbesinin ardından aslında, OECD ülkeleri başta olmak üzere, emperyalist kapitalist sistemin tüm tarafları, iki taraflı kreditörler ülkede başlatılan neo liberal politikalara ciddi boyutlarda destek verdiler. Öyle ki bu destek dış borçlar konusunda iktidarı rahatlatırken, ödemeler bilançosu sorunlarını da hafifletti. OECD Yardım Konsorsiyumu aracılığıyla sağlanan dış borç desteği 1980–1985 döneminde 4,6 milyar dolara ulaştı. Bu, hem büyüklük hem de zamanlama açısından ekonomiyi çok rahatlatan bir durumdu. IMF-Dünya Bankası destekli imtiyazlı kredi sözleşmeleri ve benzeri uygulamalarla, en sıkıntılı 1980–1983 döneminde net dış tasarruf girişi 2 milyar dolar civarında oldu. (11)

Bu krediler karşılığında IMF, standart performans kriterlerini uygulatırken (faiz oranlarını serbest bırakılması, KİT‘lere verilen kredilere tavan konulması, yeni dış borç alım sözleşmelerine sınır konulması, özelleştirmeler, devalüasyon gibi döviz kuru düzenlemeleri). Dünya Bankası ise kamusal yatırımların rasyonalize edilmesi ve neo liberal dış ticaret politikaları konusunda çok ısrarcıydı.

Yılda 1 milyar dolara yakın kredi

Kısaca, Dünya Bankası askeri rejimi ve ardından gelen sözde demokratik rejimi yılda bir milyar dolara yakın kredilerle istikrarlı bir şekilde destekledi. IMF ise, darbenin birkaç ay öncesinde (Haziran 1980 tarihinde), Türkiye ile yeni bir standby anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşma çok önemliydi çünkü üç yıllık ve 1,25 milyar SDR‘lik bir kredi sunumunu içeren bu anlaşma Türkiye‘nin kotasının yüzde 625 aşılması anlamına geliyordu. Aslında eski kullanımlarla beraber bu kota fiilen yüzde 870 aşılmıştı. Bu durum IMF tarihinde o ana kadar verilmiş en uygun taahhüttü ve daha önce benzeri görülmemişti. Öyle ki o dönemde benzer ekonomik sıkıntılar yaşayan diğer ülkelere bu kolaylıklar sağlanmadı. Nisan 1984‘te ise bu kez bir yıllık bir anlaşma daha yapıldı.

Kayırılan yarı askeri yönetim

Böylece, 1980–1985 döneminde askeri diktatörlük vesayetinde Türkiye‘de hayata geçirilen neo liberal politikalar, ödemeler bilançosu dengesizliklerini giderecek yönde Dünya Bankası ve IMF başta olmak üzere uluslararası kuruluşlardan ve kreditörlerden büyük desteklerin gelmesini sağladı.

Örneğin, Kazgan‘a göre, 24 Ocak Kararlarının uygulanmasıyla Türkiye‘ye 5 milyar dolar borç ertelemesi ve 9 milyar dolar taze kredi amaçlı olmak üzere büyük miktarda kaynak aktarıldı. Haggard ve Kaufman’a göre, 1978‘den sonra Türkiye‘nin yaklaşık 10 milyar dolarlık dış borcu yeniden yapılandırıldı ve 5,5 milyar dolarlık yeni borç OECD hükümetlerince müzakere edildi (1982’ye kadar ilave 3 milyar dolarlık yardım yapıldı). Bir diğer kaynağa göre, aslında finansal destek adı altında ülkeye olan net sermaye girişleri 1978 yılından itibaren başladı ve 1980’li yıllarda hızlanarak devam etti. 1978–1981 arasında bu tür desteklerin toplamı 12 milyar doları buldu. Bu desteklerde OECD konsorsiyumunun payı yüzde 29, iki taraflı devlet yardımlarının payı yüzde 26 ve başta Dünya Bankası ve IMF olmak üzere çok taraflı kuruluşların payı yüzde 22 oldu. Bunun dışında gizli para girişleri de söz konusuydu. (12)

Sonuç: Dış borç sadece borç değildir!

Dış borçları sadece borç ya da zamanı geldiğinde faizleriyle birlikte ödenecek bir teknik finansman anlaşması olarak görmek bizi yanıltır. Maalesef bugünlerde Dünya Bankası ile yapılan kredi anlaşması genelde bu şekilde ele alınıyor ve kendilerini “muhalif” olarak tanımlayan bazı ekonomistler bile ekonominin ihtiyaçları çerçevesinde bunu destekliyorlar.

Oysa dış borçların (kredilerin), ister özel banker kuruluşlar, isterse Dünya Bankası ve IMF tarafından verilsinler, bir tür yeni sömürgecilik biçimidir. Tarihte Osmanlı’nın son dönemlerindeki Duyun-u Umumiye İdaresi bunun en somut örneğidir. Yine dış borçlar hem küresel hem de ülkedeki yoksulluğun nedenlerinden biridir.

Ayrıca az gelişmiş ülkelerin dış borçlarının büyük bir kısmı diktatörler döneminde ya da Türkiye’de olduğu gibi neo liberal siyasal İslamcı AKP iktidarları tarafından alınmış borçlardır. Nitekim 2003 yılında dış borç stokunun 130 milyar dolardan bugün 500 milyar dolara çıkmış olması bunun bir kanıtıdır. Üstelik bu süreçte onlarca milyar dolar tutarında faiz ödenmiştir.

Kaldı ki ne 1980’li yıllarda bu borçlar karşılığında ülkeye dayatılan ekonomi politikaları ülkeyi ekonomik istikrara kavuşturup, kalkınmasını sağlamış ne de toplumsal refahı yükseltmiştir. Bu nedenle de bugün Dünya Bankası ve IMF’den sağlanacak kredilerin de ülkedeki oligarşiyi ayakta tutmak, AKP-MHP iktidar blokuna can suyu olmak ve alacaklı kreditör kuruluşların alacaklarını garantilemek dışında Türkiye ekonomisine ve toplumuna her hangi bir faydası olmayacaktır.

Çünkü borçlu azgelişmiş ülkelerin otokratları ülke halklarını yoksullaştıran dış borçlar kendilerini zenginleştirdiği için, borçların geri ödenmesine karşı çıkmazlar, hatta bu borçların ortağı gibi işlev görürler.

Daha bağımsız davranabilen halktan yana hükümetlerse İran, Guatemala, Kongo ve Şili’de olduğu gibi borçlar inkâr edildiğinde devreye askeri darbeler girdiğinden, bu borçları geri ödemeyi reddedemezler. Ayrıca dış borçların reddedilmesi doğrudan yabancı yatırımlarının ülkeden çıkışı ve ekonominin krize girmesiyle de sonuçlanabilir.

Keza Dünya Bankası ve IMF ile ilişkileri emperyalist-kapitalist sistemle olan ilişkilerden bağımsız ilişkilermiş gibi, yani sadece finansman ihtiyacının karşılanması olarak görmek de çok büyük bir yanılgıdır.

Zira günümüzdeki emperyalist hegemonya özünde iktisadidir ve bu dünya piyasalarının ulus ötesi şirketler tarafından ele geçirilmesiyle, uluslararası finansal kuruluşlarla ve yoğun bir askeri güçle muhafaza ediliyor. Gerektiğinde emperyalizm, kapitalist piyasaları koruyabilmek için, askeri olarak da müdahale ediyor. Hızla gelişen teknoloji, büyük ölçekli sanayiler ve devasa bir finansal gücü barındıran ulus ötesi şirketler ve büyük kapitalist ulus devletler dünyanın kaderini belirliyor. Kapitalizmin krizlerinden çıkabilmek ve iktidarlarını ve kârlarını koruyabilmek için de dünyanın değişik kısımlarını savaşa sürüklemek hakkını da kendilerinde görüyor.

Emperyalist sermaye bu bağlamda Dünya Bankası, IMF (ve DTÖ’yü), kendi sınıfsal çıkarlarına hizmet eden trendleri ve dünya ekonomisinde hali hazırda yerleşmiş süreçleri daha da güçlendirmek için kullanıyor.

Hem Dünya Bankası hem de IMF sapkın ya da şeytani kurumlar olmasalar da izledikleri politikalar özerk politikalar değil. Bu kuruluşlar, özellikle ABD’li olmak üzere finans kapitalin araçları konumunda. Politikaları neo liberalizmin mantığının bir ifadesi ve daha ziyade kapitalizmin mevcut evresindeki nesnel trendlere ve eğilimlere hizmet ediyor. Kapitalist ulus devletleri, Dünya Bankası ve IMF’yi neo liberal programları izlemeye zorlayan şey ise emperyalist kapitalist sistem. Bu iki kuruluş emperyalist kapitalist sistemin bürokratik metaforları konumundalar.

Yani, Dünya Bankası ve IMF’nin, emperyalizmin güçlü birer enstrümanı olarak yarı ya da yeni sömürge dünyanın ekonomik ve politik kontrolünün sürdürülmesinde kullanıldığını görmek gerekiyor. Bu bağlamda, örneğin krediler karşılığında Türkiye’ye dayatılacak olan ‘Yapısal Uyarlama Politikaları’ emperyalist kapitalist sistemin ülkeyi yönetmede kullandığı politik bir şantajdır.

Ayrıca bir bütün olarak, bu yapısal uyarlama politikaları azgelişmiş ülkeleri borç ödeme makinelerine dönüştürürken, dünyanın en zengin bankaları ve kurumları için de kolay kazanılan kârlar yaratıyor.

Temmuz 2024’te Dünya Bankası ve IMF 80 yaşında olacak. Bu kuruluşlar, esasta, bunca yıldır azgelişmiş ülkelere finansal yeni sömürgecilik ve borç geri ödemesi adına kemer sıkma politikalarının dayatıyorlar.

Son olarak, dış borçlar asla etik bir konu değildir. Borç verenlerin dayattığı ekonomi politikalarının da borç alan ekonomileri ve ülkeleri kurtardığına tanık olunmamıştır. Aksine Dünya Bankası ve IMF tarafından sağlanan krediler sadece alıcı ülkelerin borcunu artırıyor. Bu yüzden de ülke halklarını yoksullaştıran, özellikle de otokratik rejimleri korumaya ve savaşları desteklemeye dönük olarak alınan dış borçların geri ödemesi (en azından faizleri) reddedilmelidir.

___________________

Dip notlar:

QOSHE - Dünya Bankası ile yapılan kredi anlaşmasının ekonomi politiği ve jeopolitiği - Mustafa Durmuş
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Dünya Bankası ile yapılan kredi anlaşmasının ekonomi politiği ve jeopolitiği

12 2
15.04.2024

Prof. Dr. Mustafa Durmuş – Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Dünya Bankası (WB) ile Türkiye arasında 2024-2028 yılları arasını kapsayan bir dönem için geçerli olmak üzere, 18 milyar dolarlık ek finansman anlaşması imzalandığını duyurdu. Bu anlaşma ile birlikte Dünya Bankası’nın Türkiye’ye sağlayacağı toplam kredi miktarı 35 milyar dolara yükselmiş oldu. (1) Bakan ayrıca bu hafta içinde ABD’de Uluslararası Para Fonu (IMF) yetkililerine Türkiye’de uygulanan ekonomi politikaları ile ilgili bir de sunum yapacak.

Yeniden Bretton Woods İkizlerinin kapısına mı gidiyoruz?

Bu noktada, öncelikle, sözde “IMF’ye borç veren ülke” konumundan, nasıl oldu da hem Uluslararası Para Fonu’ndan hem de Dünya Bankası’ndan (Bretton Woods İkizleri) yeni kredi alabilmek için çabalayan bir ülke olduk” sorusunun yanıtlanması gerekiyor.

Ayrıca, ana akım iktisat ideolojisinden kopamayan bazı yerli ekonomistler, yeterli olmasa da uzun vadeli kaynak girişi anlamında, Dünya Bankası kredilerindeki bu son gelişmeyi olumlu buluyor.

Biraz daha eleştirel bakan iktisatçılarsa, “Dünya Bankası kredilerinin hangi projelere yöneleceği”, “bu kredilerin ülkenin içinde bulunduğu ödemeler dengesi krizini aşmaya yardımcı olup olmayacağı” soruları üzerinde yoğunlaşıyorlar. Ana akım medya ve sosyal medyada ise konu sadece bu sınırlar içinde ele alınıyor.

Ödemeler dengesi krizi ve dış borç krizi bir arada

Kuşkusuz ki bu sorular çok önemli. Zira ülke ekonomisi ciddi bir ödemeler dengesi (ve dış borç) krizi riski ile karşı karşıya. 2023 yılı sonu itibarıyla 500 milyar doları olan dış borç stoku, döviz cinsinden iç borçlar ve KKM dâhil dövizli borçlarla birlikte toplamı 633 milyar doları buluyor. Vadesine 1 yıl kalmış özel sektör kısa vadeli dış borçları ve Hazine ve Merkez Bankası’nın kısa vadeli dış borçlarıyla birlikte bir yıl içinde ülkenin çevirmesi gereken borç miktarı 226 milyar doları buluyor. Merkez Bankası’nın net döviz rezervlerinin eksi 65 milyar dolar civarında olması durumu daha da kötüleştiriyor. (2) Yani mesele sadece bir döviz krizi ile sınırlı değil, dış borç geri ödeme krizi de (temerrüt) gündeme gelebilir. Yakın tarihte Yunanistan, Sri Lanka ve Arjantin bu tür bir borç temerrüdüne düştüğünden bu durum Türkiye için de geçerli olabilir.

İşte bu yüzden de özel finans piyasalarından yeni borç temin etmekte zorlanan, sıcak para girişleri de yeterli olmayan Türkiye’deki ekonomi yönetimi, denize düşenin yılana sarılması gibi, Dünya Bankası ve IMF kredilerine sarılmaya başladı.

Dünya Bankası kredileri projelere yönelik

Ancak 18 milyar dolarlık yeni Dünya Bankası kredi anlaşması ödemeler dengesi sorunlarını çözmeye yönelik bir anlaşma değil zira bu krediler, işin kuralı gereği, sadece adı önceden konulmuş olan özel ve kamusal projeler için kullanılabiliyor. Bu yüzden de Hazine ya da Merkez Bankası, bu kredileri kısa vadeli ödemeler dengesi ihtiyaçlarını karşılamak için kullanamaz. Diğer tür kredileri IMF veriyor ki bu konuda bir süredir IMF ile görüşmelerin yapıldığı tahmin ediliyor.

Kısaca, bu süreç böyle giderse bu yıl içinde IMF ile de büyük çapta bir kredi anlaşması (stand by) yapılması kaçınılmaz olabilir zira artan turizm gelirleri dışında ülkeye dönük ciddi bir döviz girişi yok. Yıllık 50 milyar dolar civarındaki turizm döviz geliri ise ancak cari açığın kapatılmasına yardımcı olabilir.

Diğer yandan bu iki kuruluştan sağlanacak krediler, verilecek siyasal tavizlerin dışında, ülkenin borç stokunu ve borç yükünü daha da artıracağı için hem kalkınma çabalarını geriletecek hem de ülke halklarının daha fazla yoksullaşmasıyla, temel bazı kamusal hizmetlerin budanmasıyla (kemer sıkma) ve halkın üzerindeki vergi yükünün artmasıyla sonuçlanacaktır.

Bu yüzden de, Dünya Bankası’nın (ve IMF’nin) kredilerinin ekonomi politik ve jeopolitik açılardan ele alınması ve Dünya Bankası ile yapılan son kredi anlaşmasının bu açılardan da analiz edilmesi gerekiyor.

Kredilerin ekonomi politik ve jeopolitik analizi

Dünya Bankası’nın genel merkezinde şu slogan yazılıdır: “Yoksulluğun olmadığı bir dünya düşümüz var.” IMF’nin misyonu ise “kısa vadeli ekonomik istikrarsızlığı gidermek” olarak tanımlanır. Yani ilki kalkınma sorununu (yanlış bir biçimde) yoksulluk sorununa indirgeyerek yoksullukla mücadeleyi, diğeri ise üye ülkelerin kısa vadeli ekonomik ve finansal istikrarsızlıklarla mücadelesine destek olmayı üstlenmiş durumdalar.

Misyonları yukarıdaki gibi açıklansa da, gerçekte bu iki örgüt, kuruluş yılı olan 1944 yılından bu yana, Güneyin azgelişmiş ekonomilerini emperyalist kapitalist sisteme bağlı tutmak ve Kuzeyin merkez ekonomilerinin sıklıkla içine düştüğü aşırı birikim (ve kâr oranlarının düşmesi biçimindeki) krizlerinin aşılması için çalıştı.

Bu nedenle de bu iki kuruluşun ortaya çıkışlarını, buna neden olan somut maddi ihtiyaçlar üzerinden (yani tarihsel maddeci bir bakış açısı ile) ele almak ve bu kuruluşlarla olan ilişkiyi teknik bir kredi alış verişi ilişkisinin ötesinde değerlendirmek gerekiyor.

Aşırı birikim ve kârlılık krizi

Kapitalizmin, özellikle de 1970’lerin ortalarından itibaren içine girdiği stagnasyon (uzun süreli durgunluk) nedeniyle, yeni değer yaratmakta ve kârlar üretmekte zorlandığı biliniyor.

Öyle ki, ulusal pazarlar doyduğunda, ekolojik tahribat sınırlarına ulaştığında ve böylece kaynaklar azaldığında ve sınıf karşıtlıkları büyük sınıf çatışmalarına dönüşmeye başladığında (reel ücret artışı talepleri, grevler gibi) sermayenin büyük kârlar elde etmesi zorlaşmaya başladı.

Bu durum bazı Marksist yazarlarca “aşırı birikim krizi” olarak adlandırlıyor. Böyle bir kriz ortaya çıktığında sermaye değer yitirmeye başlıyor, kârlı sermaye birikim süreci tıkanıyor. Bu da aşırı sermayenin bir şekilde azaltılmasını ve daha kârlı yatırımlara yönlendirilmesini gerekli kılıyor ki buna iktisat literatüründe “Sermayenin Demir Yasası” da deniliyor.

Aşırı birikim ve düşük kârlılık sorunu nasıl çözülüyor?

Kapitalizmin tarihi bize aşırı birikimin neden olduğu sorunların kabaca şu yollarla çözüldüğünü gösteriyor:

(i) Devletin geçici düzenlemeleri: Yatırımlar, alt yapı, eğitim, ar-ge gibi sermayenin gelecekteki verimliliğini yükseltecek alanlara yönlendirilir (örneğin New Deal). Bu yol geçmişte iyi işledi ama servetin yeniden bölüşümünü gerektirdiğinden ve sermayenin getirisi gecikmeyle sağlandığından (daha uzun vadeli) günümüzde sermayedarlar arasında pek popüler değil. Günümüzde sermayedarlar sadece çok değil, aynı zamanda en hızlı biçimde kâr elde etme, buna karşılık maliyetleri kamuya yıkma peşindeler.

(ii) Petrol fiyatları küresel olarak düşürülür ya da göçmen emeğinin kullanılmasına izin verilerek üretim maliyetleri azaltılır. Keza kadınlar işgücüne daha fazla dâhil edilir.

(iii) Emek ve meslek örgütleri ve işçi sendikaları zayıflatılır. Özelleştirmelerle yeni kârlı faaliyet alanları açılır (eğitim ve sağlıkta olduğu gibi).

(iv) Finansallaşma: Tüketici ya da uzun vadeli konut kredileri gibi sermayenin yöneleceği yeni kârlı alanlar açılır ya da kitleler kredi kartlarıyla borçlandırılmaya ve daha fazla tüketmeye teşvik edilirler.

(v) Mekânsal düzeltmeler: Daha sağlam bir yol ise (içerdeki emek örgütlerinin gücünü azaltacak bir biçimde) yurt dışında yeni yatırım ve üretim mekânları oluşturmak, yeni tüketim pazarları, yeni kredi pazarları ve ucuz ve örgütsüz işgücü bulmak gibi mekânsal düzeltme yoludur. (3)

Uluslararası kredilerin geriye dönüşlerinin garantörleri

İşte bu yolların (asıl olarak da bu mekânsal düzeltmenin) temel araçları tarihsel olarak, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi uluslararası örgütler oldu. Böylece merkez ekonomiler 1970’lerin uzun süreli durgunluğundan biraz da bu örgütlerin faaliyetleriyle çıkabildiler. Çünkü özellikle de ilk iki örgüt, bol kredilerin garantili geri ödemeler ve yüksek faiz oranlarından çevre ülkelere satılmasına (bir kısmı da iyi koşullu kredi ya da uluslararası yardım yardım adı altında) yardımcı........

© Açık Gazete


Get it on Google Play