menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Lüks dünyasında Belçikalı tasarımcılar saltanatı

13 0
latest

2002 yılında hizmete giren Belçika’daki Le MoMu Müzesi, geçtiğimiz hafta “40 ans des Six d’Anvers” (Anvers’li Altılının 40 yılı) sergisinin açılışını yaparak moda dünyasını kırk yıl öncesine götürmüş oldu.

1986 yılında, bir grup Belçikalı tasarımcı Londra Moda Haftası’na katılarak dünya basınının ve moda otoritelerinin ilgisini çekmişti.

Yeni akımlara olan hassasiyetleri ile tanınan İngiliz gazeteciler, Anne Demeulemeester, Dirk Bikkembergs, Dirk Van Seane, Marina Yee ve Dries Van Notten’den oluşan tasarımcı grubunu Anvers’li Altılı” olarak adlandırmışlardı.

1980’li yıllarda Paris’e gelerek “Japonizm Akımı”nı dünyaya yayan Yohji Yamamoto, Rei Kawakubo (Comme des Garçons) gibi tasarımcıların hemen ardından Londra’dan yeni bir moda anlayışı dünyaya yayılıyordu.

O günlere dek Avrupa’da süregelen moda kodlarını ve volüm anlayışını alt üst eden Japon anlayışından sonra bu kez yeni bir şok yaşanıyordu: “Zengine fakir görüntüsü.”

Anvers’li tasarımcılar, “gösteriş, ticari ürün, abartılı şıklık, seksilik, inn, out” gibi terimleri bertaraf ederek başka bir bakış açısını savunuyorlardı.

Anvers ekolünün kodları, giysiden sarkan astar, gizlenmemiş dikişler, asimetrik formlar gibi detaylardan oluşuyordu.

Modaya artisttik ve entelektüel bir bakış açısı getiren Anvers’li Altılı, giysinin bir ürün değil görsel bir deneyim olduğunu savunuyordu.

Aynı dönemde bir diğer Belçikalı tasarımcı Martin Margiela, anonimliği savunan avangartist tarzı ile Paris’te kurduğu Maison Margiela markası aracılığı ile devrim yaratıyordu. Mükemmel el işçiliği ile üretilen koleksiyonlarında etiket kıllanmadan sadece ürüne odaklanılmasını hedefliyordu.

Shanghai'da podyumda çıkan Maison Margiela, 26/27 kış koleksiyonu

Aslında Japonizm akımının dünyada yarattığı yeni moda anlayışının Avrupalıya adapte edilmiş şekli olarak da kabul edebileceğimiz Anvers ekolü ve Margiela, Avrupa’ya özgü kültürel birikimi tekstile yansıtarak Japonlara paralellik sağlamıştı.

Her iki yaklaşım da o yıllara dek süregelmiş olan burjuva kodlarını saf dışı bırakarak yeni bir anlayış, sanatı, artizanal değeri ve tekstili iç içe geçiren yeni bir moda felsefesini sunuyorlardı.

Çok yakından tanıma fırsatı bulduğum Japon kültüründe, “kusurlu, eksik ve geçici olanın güzel taraflarını görmeye çalışarak takdir etmeyi öğreten ve yıpranmışlığı kucaklayan” estetik anlayışı Wabi-sabi’nin modaya yansıması da bu dönemde gerçekleşmiştir.

Şahsen Paris’in daha nice yıllar modanın başkenti olmaya devam edeceğine inanıyor olsam da son dönemlerde lüks markalarda yaşanan olağanüstü tasarımcı transfer trafiğinde, Belçikalıların ağırlık kazanmış olması tespitinde Friedman’la hemfikirim.

New York Times’daki makalede son yıllarda lüks sektöründeki işe alım kriterlerinde Belçika geçmişi olan CV’lerin önem kazanmış olduğu da vurgulanıyor.

Son yılların önemli satranç taşlarından olan ve Gucci’yi yöneten Gürcü asıllı Demna, Chanel’in yeni prensi Mathieu Blazy, Saint Laurent’ın yaratıcı yönetmen koltuğunda oturan Anthony Vaccarello ve Prada markasının koleksiyonlarını Mucchia Prada ile birlikte tasarlayan Raff Simons Belçikalı tasarımcılar listesinden örnekler olarak diziliyorlar.

Mutlu hafta sonları…


© T24