Mihrican mı değdi?
Çoban Mihri. Kısık sesli biri. Köyün çobanı.
Köy, köylükten çıkınca… Sahipleri hayvanlarını üçer beşer elden çıkarıp güya pislikten arınınca, güdecek hayvan kalmayınca Çoban Mihri de işsiz kalmıştı.
Sesinin kısıklığını merak etmişimdir hep. Daha doğrusu kısıklığın sebebini. Belki soğukta kaldı, belki terliyken su içti yahut Mihrican fırtınasında üşüdü.
Yıllar içinde bizim köyde hemen hemen hiç hayvan kalmadı. İnsanlar her ihtiyacını marketten alıyor. Sütü de yoğurdu da. Ekmekse fırından. Bahçe fırınları kaderine terk edildi. Bizim fırın son fırtınada çökünce, o heybetli bacanın tuğlalarından bahçeye bir patika yaptım. Eski ayları kırpıp yıldız yapıyorlarsa, eski fırınların tuğlaları da bir tür yol olur, niye olmasın? Fakat nasıl üzüldüm, kimse bilmez; kimseye demedim çünkü. Annem bile eh ne yapalım, olsun dedi, geçiştirdi. Ne bileyim, benden fazla üzülmüş de belli etmemiş olabilir.
Bizim köy deyip duruyorum ya, orası artık köy değil, bir mahalle. Kaç yıldır öyle kabul ediliyor.
Çoban Mihri nerelerde, ne yapıyor diye sorduğum arkadaşlardan öğrendim ki köye korucu olmuş. Bak yine köy dedim. Alışkanlık işte. Neyse. Elinde tüfeğiyle -yine köy diyeceğim- köyün arazilerinde dolaşıp asayişi sağlamakmış görevi. Eskiden en az iki korucu olurdu, araziyi paylaşırlardı. Buna da neyse diyelim!
Bir hırsızlık olayına denk gelip........
