menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Bir niyet beyanı”

4 1
27.01.2026

Siyasal dil bazen bir niyet beyanıdır, bazen de bir yoklamadır. Ömer Öcalan’ın son iki paylaşımı bu açıdan yalnızca içerdiği ifadelerle değil, ima ettiği yönelimlerle de okunmayı hak ediyor: “Kürtler hiçbir halka veya kişiye karşı düşmanlık beslemezler. Ancak Kürtler, kendilerine karşı düşmanlık besleyenleri tanımalıdırlar. İşte zamanı geldi.” Ardından gelen “Kürtler ve Kürdistan çok yaşa.” Bu cümleler gerçekten kime söyleniyor? Türkiye kamuoyuna mı, Suriye sahasına mı, yoksa daha geniş bir uluslararası zemine mi?

Belki de asıl soru şu: Eğer Türkiye’de bir “Barış ve Kardeşlik” süreci yürütülüyorsa, bu dil sürecin neresine düşüyor?

Barış dili nasıl kurulur? Karşı tarafı potansiyel düşman olarak kodlayarak mı, yoksa potansiyel muhatap olarak kabul ederek mi? “Kendisine düşmanlık besleyenleri tanıma” çağrısı bir bilinç yükseltme mi, yoksa bir saflaşma daveti mi? “İşte zamanı geldi” ifadesi hangi zamanın ilanıdır? Siyasal mücadelede yeni bir eşik mi, yoksa sürecin sabrının tükendiğine dair bir tehdit mi?

Barış süreçleri, yalnızca resmi müzakere metinleriyle değil, kamusal alandaki sembollerle ve söylemlerle de ilerler ya da geriler. O hâlde şu soruyu sormak gerekmez mi: Süreç gerçekten ilerliyor mu, yoksa yalnızca retorik düzeyde mi varlığını sürdürüyor? Eğer ilerliyorsa, bu tür mobilize edici ve muğlak tehdit çağrışımları içeren ifadeler neden artıyor? Eğer ilerlemiyorsa, taraflar çoktan başka zeminlerde yeni muhataplar mı aramaya başladı?

İşte tam burada “seçilen” ve “seçilmeyen” muhataplar meselesi devreye giriyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti bir muhatap olarak masadaysa, aynı aktörlerin eşzamanlı olarak uluslararası kamuoyuna, bölgesel güçlere ya da Suriye sahasındaki yapılara........

© Yeni Ankara