menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ÖDÜLLÜ FRANSIZ YAZAR BONGRAD: “YÜZDE 5 BİLE OLSA TÜRKÜM!”

11 0
23.07.2026

Kariyerinde Prix Littéraire de la Vocation’dan Prix Alberto-Benveniste’e ve Alexandra Leyris Edebiyat Ödülü’ne uzanan önemli başarılar elde etmiş; Fransa devleti tarafından Ulusal Liyakat Nişanı’nın Şövalye derecesiyle onurlandırılmış bir yazar, bir romancı, bir senarist ve bir kültür tarihçisi…

O, tarihin herkesçe bilinen yüzüne bakıp orada görünmeyen insan hikâyelerini yakalayabilen yazarlardan… Anıtların ardındaki duyguyu, ihtişamın altındaki kırılganlığı, tarih kitaplarının birkaç satırla geçtiği kadınları ve şehirlerin resmî anlatılara sığmayan hafızasını ortaya çıkarmakta usta bir kalem…

İşine adanmışlığının, romantizminin, cesaretinin ve Türkiye ile kurduğu şaşırtıcı derecede kişisel bağın izini sürebilmek için ilettiğim röportaj teklifine büyük bir alçakgönüllülük ve zarafetle verdiği onayla ve sorularıma verdiği itinalı cevaplarla kalbimi sanatçı kimliğinden sonra insanlığıyla da bir kez daha fetheden Caroline Bongrand, efsanevi melankolisi ile ünlü Paris doğumlu bir yazar olarak, şehrin bu melankolik ve entelektüel ruhunun kendi edebi sesi üzerinde nasıl bir rol oynadığına yönelik sorumu şu sözlerle yanıtlıyor:

“Entelektüel dünya, elitizmi nedeniyle beni hiçbir zaman cezbetmedi; dünyayı değiştirecek ya da besleyecek bir düşünce iddiasında bulunamayacak kadar çok eksiğim var. Yalnızca eğlendirmeyi kabul ediyorum ve bu bana yetiyor. Bir de «kendi aralarında olma» hâlinden kesinlikle nefret ederim; yalnızca ötekine açık olmayı severim — bence tek zarafet budur.

Melankoliye gelince, sanırım pek çok insan bu imajı bilinçli olarak besledi. Gerçek melankolikler elbette vardı — hüzünlüler, fazla hassaslar, kaybolmuşlar — ama manzarada bir de kendine bir karakter yaratmak için melankolik rolü yapanlar yok muydu? Biraz kaybolmuş bir insan çok dokunaklı ve sevimlidir. Ona hemen yardım etmek isteriz (elbette zamanla bunun bir işe yaramadığını, herkesin kendine ancak kendisinin yardım edebileceğini öğreniriz). Hepimiz kendimize dair bir melankoli taşımıyor muyuz; başka koşullarda olmak isteyeceğimiz, olabileceğimiz ya da yapabileceğimiz şeylere dair? Bence Paris’in melankolisi aşktan gelir. İnsanlar fazla romantik, saçma derecede romantik — en başta da ben! Bu insana oyunlar oynar; yansıtmalar, hayaller yaratır, hayal gücü son sürat çalışır ve dört seferin üçünde felaketle biter… Bu küçük aşk felaketleri (neyse ki çoğunlukla küçük kalırlar) melankoliyi, o hafif hüznü besler: “bossa nova”sız bir Paris «saudade»si. Bu aşk melankolisi, yazdıklarımda kesinlikle belirleyici oldu.

Bugünün 30-40 yaşındaki genç kadınları daha güçlü ve daha aklı başında olsalar da, bazılarında uzun süredir içimde taşıdığım şeyi görebiliyorum hala: aşka duyulan aşkı ve aşk felaketini aşkın çürütülemez kanıtı sayma hâlini… Ne büyük hata!..”

Bongrand’ın adını geniş kitlelere taşıyan en tanınmış çalışması kuşkusuz “Eiffel”...  2021 yılında gösterime giren, döneminin en büyük Fransız yapımlarından biri olan film, dünyanın en tanınan anıtlarından birini yarım kalmış bir aşkın ihtimali üzerinden anlatıyordu. Milyonlarca insanın Paris’in simgesi, modern mühendisliğin zaferi ya da turistik bir anıt olarak gördüğü kuleye baktığında, o, “demirin içine gizlenmiş kalbi” görmüştü… Eiffel, onun yalnızca en bilinen eseri değil; tarihe nasıl baktığını, kurmacayı nasıl kullandığını ve bir hikâyeye ne ölçüde bağlanabildiğini gösteren en açık örnek…

Ona, senaryoda yer verilmesi gereken asıl hikâyenin anıttan çok Gustave Eiffel’in mahrem hayatı olduğunu hangi anda anladığını sorduğumda beni bakın nasıl yanıtladı:

“Bu film üzerine çalışmaya başladığım andan itibaren beni cezbeden tek şey yarım kalmış aşk hikâyesi oldu. Gençliklerinde birbirlerini seven ancak sınıfsal engeller ve aile baskısı nedeniyle ayrılan iki insan yirmi beş yıl sonra yeniden karşılaşıyorlar! Adam artık dünyanın en çok hayranlık duyulan mühendisi — evet, Eyfel Kulesi’nden önce bile öyleydi. Ne Eiffel’i ne de kulesini anlatmak istiyordum; anlatmak istediğim kulenin ardındaki aşk hikâyesi idi. Ben iflah olmaz bir romantiğim.”  

Bu cümle yalnızca filmin değil, Bongrand’ın bütün sanat hayatının çıkış noktalarında biri aslında... Onun için tarihî hakikat ile duygusal hakikat birbirini dışlayan iki alan değil. Ona göre tarihin sustuğu yerde kurmaca devreye girebilir; yeter ki gerçek insanlara zarar verilmesin ve onlara saygı gösterilsin!

Bongrand’ın kurduğu aşk hikâyesinin bütünü belgelere dayanmıyordu. Adrienne ile Gustave Eiffel’in yirmi beş yıl sonra yeniden karşılaştıklarına ilişkin doğrudan bir........

© Turktime