Yıldırım Han bu mübarek yerin başimâmlık vazifesini vermişti
Süleyman Çelebi, açık olan pencereden başını uzattı, sokağın derinliğine doğru baktı. Biraz ileride nazlı bir gelin gibi Ulucâmi-i Şerif duruyordu.
Ruhunun karanlıklarındaki dinmez fırtınaların dalgalarında boğulmak istemiyordu bu sahte dilenci. Temel taşları hâlâ duran eski bir evin içinde dolaştı. Sonra da bir sokağa girdi. Köpeğin peşinden gelmediğini fark edince de; “Arap! Arap!” diye seslendi. İri yarı kara köpek, önce kulaklarını dikti, sonra da havlayarak peşinden koşmaya başladı.
“Arap! Arap!” sesiyle dalgınlığından uyandı Doğan Bey. “Bu ne biçim lakırtıydı?” dedi. Karmakarışık kafası, iyice karışmış, âsâbı hepten bozulmuştu. İç âlemindeki fırtınalarla boğuşurken bir de bu çıkmıştı karşısına “Arap!.. Arap!..” Bir kara köpeğin bu isimle çağrılmasını ilk defa duyuyordu. Hocası Emir Sultan geldi aklına. “Duysa ne kadar mahcup olur, üzülürdü.........
