Ahmet Telli: Direniş ve merhametin estetiği
Biraz şairim, biraz ressam. Dokunabildiklerimden biraz şair biriktirdim kendime biraz da ressam. Kiminin sesi rengi solar uzadıkça mesafe, kiminin sesi kalır kulağının arkasında – sürekli mırıldanır. Kaybıyla hepimizi derinden üzen Ahmet Telli zihinlere de kalplere de iz bırakan böyle bir kişilikti işte.
Ahmet Telli üzerine yazılan değerlendirmelerin önemli bir bölümü onu 1978 kuşağının, 12 Eylül’ün ve toplumcu şiir geleneğinin içinde konumlandırır. Bu yanlış değildir. Dönemin hâkim tarifi de budur. Ancak bu okuma çoğu zaman şiirin tarihsel bağlamını öne çıkarırken poetik ve ontolojik boyutunu geri plana iter. Kabaca baktığımızda Telli’nin şiiri hakkında şu eksenler öne çıkar: toplumcu gerçekçi gelenek, direniş şiiri, aşk ve politikayı buluşturan şiir, melankolik lirizm, bireysel duyarlık ile toplumsal belleğin birleşmesi… Bunların hepsi doğrudur ama hiçbiri tek başına yeterli değildir. Benim eksik bulduğum nokta şu: Bu tanımlar şiirin neyi savunduğunu anlatıyor; ama şiirin nasıl bir insan tasavvuru kurduğunu anlatmıyor. Sadece şiirlerinden değil konuşmalarımızın özünden de şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Telli anarko sosyalist bir damara sahipti.
“Toplumcu şiir” dediğimizde akla önce sınıf, emek, siyaset, baskı, tarih gelir. Oysa Ahmet Telli’nin şiirinde sürekli geri dönen başka sözcükler vardır: çocuk, su, yağmur, kuş, toprak, anne, gül, sessizlik, vicdan, merhamet… Bu imgeler yalnız estetik tercihler değildir; bir insan ontolojisi kurarlar. Bu yüzden ben Telli’yi tarif edecek olsam, “toplumcu şair” yerine şu ifadelerden birini tercih edebilirdim: etik lirizmin şairi, vicdan şiirinin kurucu seslerinden biri, merhametin şairi, insani direnişin şairi, efendisizliğin şairi, etik hümanizmin şairi… Çünkü gerçekten Ahmet Telli’nin şiiri klasik hümanizmin iyimser insan anlayışını değil;........
