menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tapu kayıtları tartışması vesilesiyle: “Whistleblowing”

17 0
latest

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in tapu kayıtlarıyla ilgili önemli iddialar ileri sürdü. Gürlek’in görev geçmişi ile mal varlığı arasında uyum olmadığını söyledi ve yolsuzluk imasının, tapu kayıt bilgilerinde ortaya çıkacağını ifade etti.

Bakan Gürlek, bu iddialara dava açarak yanıt vereceğini söyledi. Aslında bu anlamlı bir yol. Hele ki hakaret davası açılır ise bu durumda Özel, iddialarını ispatlama hakkı kazanmış olabilir. Zira Anayasa’nın 39’uncu maddesine göre:

“Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir.”

Takip edip göreceğiz.

Tapu memurlarının tutuklanması

Basında çıkan haberlere göre Özel’in bu tapu iddialarından sonra Bakan Gürlek'in tapu kayıtlarını sorgulayan iki tapu müdürü tutuklanmış. O dosyayla ilgili yeterli veri elimizde yok.

Haberlere göre tutuklananlardan biri “Sosyal medyada Sayın Bakanımız hakkında birçok mal varlığı olduğu yönünde bir haber gördüm ve bunun doğru olmayacağını, bunun kesin olarak iftira olacağını düşündüğümden gafletle ve bir anlık merakla TAKBİS'ten adını ve soyadını yazarak sorgulama yaptım” demiş.

Bu stratejik olarak akıllıca bir konumlanma. Zira Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararına göre bir memurun elindeki şifreyi kullanarak, salt merak amacıyla kamusal bir figürün (bakanın) kişisel verilerini sorgulaması suçun oluşmasına yetmiyor.

Yüksek Mahkeme diyor ki:

“Sanığa sistemde kayıtlı kişilerin kimlik ve adres sorgulamalarını yapması için kullanıcı şifresinin çalıştığı kurum tarafından verilmesi, sisteme girmek için özel gayret sarf etmemiş olması, katılanın kamuya mal olan kişiliği nedeniyle kimlik ve adres bilgilerine kolaylıkla erişilebilmesi, sanığın merak saiki ile bu bilgileri sadece okumuş olup başkalarıyla paylaşmaması, ayrıca hukuka aykırı bir amaç gütmemesi ve ele geçirildiği iddia edilen kişisel verilerin kapsam ve niteliği ile sanığın hukuka aykırılık bilinciyle hareket etmediği yönündeki savunması birlikte değerlendirildiğinde; incelemeye konu olay görevin gereklerine uygun olmayan disiplin soruşturması gerektiren eylemin suç teşkil etmediği kabul edilmelidir.” (Yargıtay CGK, E. 2021/384, K. 2023/367, T. 21/06/2023).

Somut olayda kişinin paylaşım yapıp yapmadığını bilmiyoruz. Dosya içeriğine dair ayrıntılı bilgi bulunmadığı için spekülasyon yapmayalım.

Fakat yeri gelmişken ve fırsattan istifade, Türk hukukunda pek bilinmeyen bir kavramı, “whistleblowing” kavramını yine yeniden açıklayalım ve hatırlatalım.

Nedir Whistleblowing?

Whistleblowing İngilizce bir sözcük. Birebir çevirisi “ıslık çalmak” demek. Teknik olarak bilgi veya haber uçurmak diye de çevirmek mümkün.

Geniş bir tanım verecek olursak: Whistleblowing, bir kişinin (çoğunlukla çalışan veya kamu görevlisi sıfatıyla) görev ilişkisi kapsamında edindiği bilgileri, hukuka aykırılıkları, etik ihlalleri ya da kamu yararını ilgilendiren ciddi usulsüzlükleri ortaya koymak amacıyla açıklamasıdır.

Bu tür açıklamalar, suç sınırına yaklaşsa bile ulaşılmak istenen meşru amaç karşısında daha geniş bir korumadan yararlanırlar.

Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) çeşitli kararlarında bu türden bilgi uçurma pratiklerini ifade özgürlüğü kapsamında ele alıyor ve bazı ölçütler çerçevesinde teminat altında alıyor. 

Bu ölçütler, esasen Guja v. Moldova kararında sistematik biçimde ortaya konduğu için literatürde “Guja ölçütleri” olarak anılır. Söz konusu olayda başvurucu, başsavcılık bünyesinde basın biriminin başında görev yapan bir kamu görevlisiydi. Meclis Başkan Yardımcısı’nın Başsavcılığa gönderdiği bir yazının kopyalarını medyaya iletti. Bu yazıda, işkence iddialarıyla anılan bazı polislerin korunmasına yönelik ifadeler yer alıyordu. Bu açıklama nedeniyle görevine son verilen Guja, meseleyi AİHM önüne taşıdı.

AİHM, bu kararında ifade özgürlüğü kapsamında önemli tespitler yaptı ve belirli ölçütler geliştirdi. Mahkemenin temel yaklaşımı şöyleydi:

“Bir kamu görevlisi, görevini yerine getirirken, açıklanması veya yayımlanması kamunun üstün yararına hizmet edecek nitelikte kurum içi bilgilere (gizli bilgiler dâhil) vakıf olabilir. Bu nedenle Mahkeme, bazı durumlarda kamu sektöründe hukuka aykırılıkların ya da görevlerin kötüye kullanılması anlamına gelen uygulamaların açık edilmesi hâlinde, ilgili çalışan veya kamu görevlisinin korunması gerektiğini kabul etmiştir. Özellikle, söz konusu kişinin işyerinde olup bitenlerden haberdar olan tek kişi ya da çok sınırlı sayıdaki kişilerden biri olduğu ve bu nedenle işverenini veya daha geniş anlamda kamuoyunu uyarmasının kamunun yüksek yararına hizmet ettiği durumlarda bu korumaya ihtiyaç duyulur.”

AİHM ayrıca, bu tür durumlarda bir denge testi yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Bu dengede, bir yanda çalışanların sadakat ve gizlilik yükümlülükleri, diğer yanda ise yolsuzluk ve hukuka aykırılıkların ortaya çıkarılmasına hizmet eden açıklamanın kamusal değeri yer alır.

Bu iki unsurun nasıl tartılacağı ise belirli sorular üzerinden değerlendirilmelidir:

Dışarıya yapılan açıklama için koruma talebinde bulunmadan önce, kurum içi yollar tüketilmiş mi? Sızdırılan bilginin, kamusal yarara ve kamusal tartışmaya katkı düzeyi yüksek mi? Sızdırılan bilginin sızdıran açısından doğru ve güvenilir olduğu dikkatle ve “makul” biçimde doğrulanabilir (görüntüde doğru sayılabilir) miydi? İfşanın sonucunda oluşacak zarar aşırı mı? Bilgi uçuran kişi, açık etiği bilginin gerçeğe uygun olduğu, bilgiyi ortaya çıkarmada kamu yararı bulunduğu ve söz konusu usulsüzlüğe karşı başka uygun bir yolun olmadığı konusunda “iyi niyet” sahibi mi? Bilgi uçuran kişiye uygulanan yaptırımın ağırlığı, demokratik bir toplumda kabul edilemeyecek denli aşırı mı?

Bu iç içe geçmiş sorulara verilen yanıtlar olumluysa, bilgi ifşa eden kişiye yöneltilen yaptırım ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirilir.

AİHM kararları başta AYM tarafından dikkate alınmak durumunda olduğuna göre bu ölçütlerin Türk hukukunda da geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Tabii öncelikle bu soruları soracak bir yargıca ihtiyaç var.

 

 

 


© T24