Diplomalar, ithamlar ve ispat hakkı
Geçen haftanın ilginç olaylarından biri yine “diploma” konusundaydı. Basındaki haberlere göre Cumhurbaşkanı, “diplomasız Erdoğan” sloganları nedeniyle Özgür Özel’e karşı dava açmış. Hâkim diplomayı görmek isteyince Erdoğan’ın avukatları hâkimin reddini talep etmiş.
Haberleri okuyunca “tarih tekerrür ediyor” diye düşündüm.
Türkiye’de 27 Mayıs 1960 öncesinde yaşanan kimi tartışmaların, bugün biçim değiştirerek yeniden karşımıza çıktığını görüyoruz. Bu konuda vaktiyle T24’te bir yazımda, iki dönemin arasındaki benzerliklere dikkat çekmiştim.
Benzerliklere yeni bir halka ekleniyor. Bu haftaki olay, özellikle “ispat hakkı” tartışması bakımından dikkat çekiyor.
İspat hakkı nedir?
İspat hakkı, en geniş anlamıyla, özellikle hakaret davalarında, isnatta bulunan kişinin sözünün doğru olduğunu ortaya koyabilme imkânıdır.
Elbette bu hakkın koşulları ve sınırları vardır. Ceza hukuku bakımından konuşacak olursak; isnadın doğruluğu iki durumda ispatlanabilir.
Birincisi, söz konusu isnadı doğrulayan kesinleşmiş bir mahkeme kararı varsa, kişi isnadını ispatlamış sayılır ve cezalandırılmaz.
İkincisi, ortada böyle bir mahkeme kararı yoksa, isnadın doğruluğunu ispat edebilme imkânı kural olarak karşı tarafın rızasına bağlıdır. Yani isnatta bulunulan kişi “bu konunun araştırılmasını istemiyorum” derse, normal şartlarda ispat yolu kapanır.
Ancak bunun önemli bir istisnası vardır: Eğer isnat edilen fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında “kamu yararı” varsa, artık karşı tarafın rızası aranmaz. İsnadın doğruluğu araştırılabilir.
Bu nokta belirleyicidir. Konu kamusal bir tartışmaya katkı sunuyorsa, yani kamu yararı içeriyorsa, ispat yolu açılır. Elbette “kamu yararı” kavramının yoruma açık olduğu da unutulmamalıdır.
Demokrat Parti döneminde ispat hakkı
İspat hakkı, Demokrat Parti döneminde basın hukuku bakımından en tartışmalı konulardan biriydi.
1954’te çıkarılan “Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun” ile basına hakaret ve özel hayatın teşhiri yasağı getirilmesinin yanı sıra, ayrıca “itibar kıracak, şöhret ve servete zarar verecek” isnatlar da yasak kapsamına alındı. Üstelik bu isnatlar resmî sıfat taşıyan kişilere karşı yapılmışsa cezalar ağırlaştırılıyordu.
CHP bu düzenlemeye itiraz etti. Meclis tutanaklarında, özellikle “itibar kıracak” nitelikteki isnatlar bakımından gazetecilere ispat imkânı tanınması gerektiği yönünde ısrarlı konuşmaların olduğunu görüyoruz.
Ancak bu talep kabul edilmedi. Sonrasında yasa, basın özgürlüğü aleyhine uygulandı. Siyasetçilerin “itibarını zedeleyen” pek çok yayın, doğru olup olmadığı araştırılmadan cezaya konu edildi.
Bu mesele o dönemde öylesine önem kazandı ki Hürriyet Partisi’nin Demokrat Parti’den kopuşunda “ispat hakkı” konusundaki görüş ayrılıkları belirleyici oldu. DP’nin ilk İçişleri Bakanı Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu veya Başbakan Yardımcısı Fethi Çelikbaş gibi isimler ispat hakkının tanınmamasını parti içinde sert biçimde eleştirdi. Tartışmalar büyüdü, milletvekilleri “Haysiyet Divanı”na sevk edildi. İspat hakkı eleştirileriyle başlayan süreç yeni bir partinin kuruluşuna kadar uzandı.
Keza 27 Mayıs’a giden süreçte CHP’nin 1959 yılındaki 14. Kurultayı’nda da bu konu gündem oldu. Kurultay’da üretilen ve 1961 Anayasası’na da yön veren “İlk Hedefler Beyannamesi”nde ispat hakkının tanınması açıkça yer aldı. Dönemin gençlik hareketlerinde de bu talep dile getirildi.
Ancak iktidar kanadı bu talepleri hep küçümsedi. Hatta “ispat hakkı” talepleriyle “ismet hakkı” (hanedan mensubu veya varlıklılara tanınan ve eşlerini derhal boşamalarını sağlayan hak) benzetmesi kurarak alay etti.
Sonunda 27 Mayıs geldi.
Sonrasında çıkarılan 1961 Anayasası, bu tarihsel deneyimin etkisiyle “ispat hakkı”nı açıkça güvence altına aldı.
Bu yaklaşım 1982 Anayasası’nda da korundu.
Bugün Anayasa’nın “İspat Hakkı” başlıklı 39’uncu maddesi şöyle der:
“Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışındaki hallerde ispat isteminin kabulü, ancak isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikayetçinin ispata razı olmasına bağlıdır.”
Görüldüğü gibi Anayasa “kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili isnatlar” açısından “kamu yararı”nı verili kabul etmektedir.
Bu bakımdan Cumhurbaşkanlığı gibi bir makamdaki diploma tartışmasında (eğer bu bir ceza davası olsaydı dahi) verili olarak” kamu yararı” olduğu düşünüleceği ortadadır.
Dünyadaki durum
İspat hakkının anayasalarda özel bir maddede düzenlenmesi pek yaygın bir şey değildir. Dediğim gibi Türkiye’deki düzenleme, tarihsel tecrübeye dayanır. Ancak bu durum, hakkın başka hukuk sistemlerinde tanınmadığı anlamına gelmez.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) içtihadında da ispat hakkı, ifade özgürlüğünün bir unsuru olarak değerlendirilmiştir. Colombani ve diğerleri/Fransa kararı iyi bir örnektir. Bu vakada Fas Kralı ve ailesinin uyuşturucu ticariyle bağları olduğu iddia ettikleri için “yabancı devlet başkanını aşağılama” suçlamasıyla yargılanan gazeteciler, açılan davada da bu söylemlerine dayanak olarak raporları ortaya koyarak olguları kanıtlamak istemişlerdi. Fransız mahkemeleri, gazetecilere söylemlerinin doğruluğunu ispatlama imkânı tanımamıştı. Konu İHAM’ın önüne geldiğinde Mahkeme bu tutumun ifade özgürlüğü bakımından ölçüsüz olduğu sonucuna vardı ve ispat yolunun tamamen kapatılmasını demokratik toplum düzeniyle bağdaşır bulmadı.
* * *
Şu anda gündemdeki diploma davası bir ceza davası değil.
Özel hukuk yargılamalarının kendine özgü ek bazı ölçütleri var.
Keza “hakimin reddi” konusunda taraflar farklı iddialar ileri sürüyorlar. Dosya içeriğini bilmediğimiz için bu konuda değerlendirme yapmak mümkün değil. Ama bu vesileyle şunu kaydetmek gerekiyor: Türkiye hâlâ 1950’lerdeki tartışmalara benzer tartışmalarla uğraşıyor.
Yani bir bakıma yerinde debeleniyor.
