menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

NATO, ABD, Türkiye: Eski hikâyenin yeni hali

11 0
yesterday

NATO’nun, Türkiye’de yeni karargahlar kuracağını duyunca aklıma düşünceler üşüştü.

Tabii ki, Albay’ın kalın ve boğuk sesini bildiriyi okurken dinlemedim, yaşım müsait değildi ama sonradan takip ettim. 27 Mayıs sabahı yayınlanan bildirisinde darbe yıllar yılı tartışılacak sözü ediyor ve ‘NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız’ diyordu. Şimdiki kuşaklar CENTO’yu bilmez. Eski adı Bağdat Paktı olan CENTO, Türkiye, Irak, Pakistan ve İran arasında SSCB’nin Orta Doğu nüfuzunu engellemek maksadıyla kurulan, OD dendiğinde her işe karışan İngiltere’nin iştirakiyle tamamlanan bir anlaşmaydı.

Pakt, 1955’te kurulmuştu. Şimdi hatırlanmayan çok önemli bir gelişmeyle 1959’da Irak çekilmiş, kuruluş da adını CENTO’ya dönüştürmüştü. 1979 yılında, İran devrimini gerçekleştirince anlaşma bozuldu, ol saltanatın yerinde yeller esti. Bu tarihi bilmeden ve hiç anmadan OD meseleleri bugün nasıl konuşuluyor hiç anlamıyorum. Ama bir şeyi iyi biliyorum: ‘bunca cehalet ancak maarifle kabildir’.

27 Mayıs bildirisi iki kuruluşa bağlılığını beyan ederek, biz Amerika ve İngiltere’nin güdümündeyiz diyordu. Türkçesi budur. Ama bu açıklamadan sonra başka bir gelişme kendisini gösterdi. 27 Mayıs’ı o kadar destekleyen, ‘ordu-gençlik el ele’ diye sokaklarda slogan atan gençler çok kısa bir süre içinde, önce YÖN dergisinin yayınlanmasıyla, sonra TİP’in (sosyalist Türkiye İşçi Partisi) kurulmasıyla, sokaklarda bu defa ‘NATO’ya hayır’ diye yeri göğü inletmeye başladı. Yani bir manada 27 Mayıs’la aralarına çelişkiler girmişti.

Bu tarih benim ilk gençliğimdir. Ankara’da eski ve yeni kitapları aldığımız Zafer Çarşısının önündeki büyük çayırlıkta, Kolejdeki son dersten kaçıp çıkıp koşa koşa gittiğim mitingde, kürsüde konuşan Sinan Cemgil, bir kısmı önündeki çimlere uzanmış, bir kısmı ayakta duran gençlere aynı sloganı tekrarlattırıyordu: ‘NATO’ya hayır!’ Bu slogana İstanbul’da bir başkası ekleniyordu: ‘Yankee go home’ ki, sloganı Cemgil’in ODTÜ’de bir Amerikalı hocaya ‘biz üç kelime İngilizce biliriz, yankee go home’ diyerek bulduğu söylenirdi. Ankara’da 1965 sonrasında duvarlara ‘Yankee go home’ diye yazılmış yazılar şimdi bile gözlerimin önünde.

Bu tepkisel çıkış bir yana, 1952 yılında girdiğimiz NATO’nun Türkiye’nin yakın dönem siyasi hayatında neredeyse temel belirleyici olduğu kesin bir gerçektir. 1960 darbesinin kaynağında bin türlü neden bulunur ama en önemlisi kısa süre içinde NATO birliklerinde ve üslerinde eğitilen yeni nesil subayların Kurtuluş Savaşına katılmış eski nesil subaylara gösterdiği tepkidir. Ordunun araç gereç olarak yenilenmesine dönük ihtiyacı da gidip diğer orduları gördükten sonra bu kuşak dile getirmiştir. 27 Mayıs darbesinin hiyerarşi dışı olması ve generallerin binbaşılara selam durmak zorunda kalması bütünüyle bu NATO etkili kuşak meselesinden doğar.

Bu ordu içi bir meseledir. Daha ötesi ve büyüğü Türkiye’nin dış ve iç politikasını NATO ekseninde tayin etmesidir. Bu ‘eksen’ kelimesi Soğuk Savaş demektir ve maalesef 1960 sonrasında Türkiye’nin talihsiz kaderi Soğuk Savaş’ın pençesinde kalmaktır. Hem devlet hem de kendisini ondan ‘bağımsız’ sayan ordu, politikalarını bu anlayış doğrultusunda, ‘anti-komünizm’ geleneği içinde oluşturmuştur. O politikanın adı ‘anti-komünizm’dir ve ne yazık ki, 1950 sonrasının kaderini bu berbat politika kavramı belirlemiştir. Dileyen, Başbakan Bülent Ecevit’in Özel Harp Dairesi açıklamalarını dinlesin. Kendisine, Genelkurmay Başkanı, ‘bu dairenin parasını Amerikalılar verirdi ve bunlar Amerikalılara ait binanın bir katında otururlar’ demişti. Yine 9 Mart gecesi, alarm verildiğinde, o gece için gizlice darbe tasarlayan kişilerden biri Genelkurmay Başkanını aradığında ondan ‘ben NATO alarmı verdim’ cevabını alacaktı. O alarm bir ülke bir dış saldırıya yani ‘komünist’ (!) hamleye maruz kaldığında veriliyordu.

Sokaklardaki sloganlarla NATO kapatılamadı. Fakat gün geldi NATO kendi kendisini tüketti. Bugün o dönemi yaşıyoruz.

Kim derdi ki, ABD Başkanı Trump İran’a açtığı tepeden tırnağa yanlış ve haksız savaşa yardım etsinler diye NATO ülkelerine çağrı çıkaracak ama onların hiçbirinden yüz bulmayacak. Avrupa, kelimenin tam anlamıyla Amerika’ya sırtını dönmüş durumdadır ve onun kirli savaşına alet olmamak basiretini göstermiştir. Şimdi, Amerika düşünsün.

Amerika neyi düşünecek, onu ele alalım. Birincisi, uluslararası ilişkilerde bir türlü yerine oturmayan bir kavram olan şu ‘Amerikan istisnacılığı’ (American exceptionalism) kavramı tam manasıyla teşekkül etmiştir. Kavram, Amerika’nın yeryüzünde tekil bir ülke olduğu düşüncesinden kaynaklanır. İşin mantığına göre Amerika diğer tüm ülkelerden farklıdır. Kavram burada kalmaz. Geliştirilir ve ‘Amerikan maksimalizmi’ne açılır. Amerika, dış politikasında bir dünya lideri olarak ve kendi çıkarları doğrultusunda koyduğu normlar ve prensipler çerçevesinde, dilediği ülkeye, müttefiki dahi olsa, girişimlerde, müdahalelerde bulunur. O müdahaleleri sonuna kadar götürmekte kendisini, bırakın hak sahibi olarak görmeyi, görevli sayar.

Söz konusu yapı, büyük ölçüde NATO ‘alyansı’ içinde benimsenmişti. Fazla bir itiraz gelmiyordu. Özellikle Soğuk Savaşın bitirilmesi döneminde, 1989’un hemen öncesinde, bu yaklaşım büsbütün benimseniyordu. SSCB’yle Amerika’dan öte başa çıkacak güç yoktu. Zaten, iki kutuplu dünya bu anlama geliyordu. O kadar böyleydi ki, ABD’nin Irak Savaşı (Çöl Fırtınası) 30’a yakın ülkenin katıldığı bir koalisyonla sürdürülmüştü. Saddam Hüseyin’in devrildiği ve yine büyük bir yalana dayanan savaşta da her şeye rağmen bir koalisyon söz konusuydu. Derken bugüne geldik ve şimdi Trump yanında tek bir devlet bulamıyor birlikte savaşacağı.

Daha önce Birleşmiş Milletlerin sonunu görmüştük. Sadece Trump ona karşı bir pozisyon aldığı için değil. BM’nin artık hiçbir yaptırım gücü kalmadığı için. Nihayet, NATO tarihe karıştı. Dünya siyaseti, devletler arasındaki ilişkiler böyle keskin ifadeleri kaldırmaz. Bitti dediğimiz şey yarın yeniden başlar. Ama şurası bir gerçek ki, Soğuk Savaş döneminin kurumları, iki kutuplu bir dünyaya göre kurulmuş olan o kurumlar şimdi değişen dünyanın erozyonu içinde tükeniyor.

Ama o arada başka bir şey oluyor. Amerika ‘maksimalizmini’ ve ‘istisnacılığını’ yeni NATO karargahları açarak sürdürüyor. Bu çok ciddi bir gelişmedir. Eğer doğruysa, gerçekse, Amerika’nın NATO ötesi bir NATO oluşturduğu anlamına gelir. Öyle ya, bir yandan NATO’yu tehdit edip diğer yandan Türkiye’de yeni karargâh açması bence vurguladığım maksimalizm yaklaşımıyla örtüşür.

NATO’nun genel tercihleri dışında belli ki, Amerika seçtiği bazı ülkelerle farklı bir ilişkiyi devam ettirecek. Türkiye’yi bu bakımdan hayati derecede önemli görüyor. Tersi olmaz, yani NATO, Amerika’ya karşı bir politika sürdürmek amacını güderek böyle bir işe kalkışmaz. Kaldı ki, Türkiye’de kurulacak yeni karargahlar, OD için, Türkiye’nin doğusu ve güneyi için yeni politikaların planlanması demektir.

İran savaşı nasıl bitecek diye soranlara vereceğim cevaplardan sadece birisi bu...  


© T24