Resim partileri
Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Amerika’da okumaya gittiğim Bloomington’ın rengarenk bir öğrenci kenti olduğundan bahsetmiştim. Aynı zamanda tam bir parti kentiydi!
Çünkü öğrenciler partilemeye bayılıyordu. Ekonomi de buna müsaitti. Kampüsü şehirden ayıran hiçbir duvar, nizamiye, güvenlik yoktu. Kampüsü çevreleyen caddelerin bir tarafı şehir, diğer tarafı üniversiteydi. Üniversitenin içinde de yaşlı, upuzun ağaçlarla kaplı alanlar vardı. Yani şehirle kampüs iç içe, kampüsle orman iç içeydi.
Caddenin şehir tarafında güzel, temiz, bakımlı, aralıklı, bahçeli, verandalı, avlulu, iki ya da üç katlı müstakil evler vardı. Dışarıdan gelen “burada Amerika'nın kalburüstü insanları oturuyor olsa gerek” diyebilirdi; ancak o evler öğrenci eviydi!
“Eskort piyanist” başlıklı yazımda bahsettiğim üzere, kampüs içindeki yurtlar otel gibiydi; pahalı ve lükstü. Bu öğrenci evleri daha ekonomikti! Belki bir zamanlar ailelerin yaşadığı konutlardı, kim bilir? Fakat benim zamanımda her odasını ayrı bir öğrenci kiralardı; mutfak, banyo(lar), salon, veranda ortak kullanılırdı. Bu şekilde yurttan daha ucuza geliyordu.
İşte o evler aynı zamanda parti evleriydi! Hafta sonları veya akşamları okuldan çıkıp şehrin hemen kampüs bitişiğindeki sokaklarına daldınız mı mutlaka o evlerden birinde bir partiye rast gelirdiniz.
Bahar ve yaz aylarında bu partiler evlerin verandalarına, çim ekili bahçelerine, avlularına, hatta sokağa taşardı. Kalabalık ve gürültülü olurlardı. Evin kapısı herkese buyur edercesine açık olurdu. Evin sakinlerini tanımasanız bile rahatlıkla içeri girip, kimseye selam vermeden mutfağa dalıp, dolaptan bir bira kapıp partinin tadını çıkarmaya başlayabilirdiniz. Öğrenciyseniz zaten er ya da geç tanıdık bir yüze rastlardınız. Onunla iki çift laf ettiniz mi zaten ev sahibinin arkadaşının arkadaşı olarak kendinizi davetli sayabilirdiniz:) Hatta tanıdık yoksa bile yeni insanlarla tanışıp laflayabilirdiniz… tabii, birbirinizi duyabilirseniz!
Bu partilerde çalan müzik o kadar yüksekti ki; iki çift laf edebilene aşk olsun! Millet ediyordu bir şekilde ama ben zorlanıyordum. İnsan ayakta, elinde içkisini yudumlarken yanındakiyle sakin sakin laflamak istemez mi? Bağırmak uzaktaki bir insanı çağırırken, alarm durumlarında başvurulan bir iletişim biçimidir. “Selam. Sen hangi bölümdensin?” veya “Hava da amma sıcak bugün” derken bağırmak bana tuhaf geliyordu.
Bir müzisyen olarak müziğe karşı muhalefet etmek durumunda kalıyordum. “Şunun sesini biraz kıssak olmaz mı?” demeyi denemişimdir kaç kez. Bu teklifim ya reddedilirdi; ya da ev sahibi tarafından nadiren kabul edilse ve göstermelik oranda yerine getirilse bile hemen ardından bir başka konuğun isteğiyle tekrar açılırdı müzik, eski volümüne kadar. Daaam daaaam das das daaamm zambırrrom dom tam tam taaaam!
Sosyalleşmeyi seviyordum. Yeni insanlar tanımak, aslında -itiraf ediyorum- çoğu zaman yeni bir kız arkadaş aramak için partilere katılıyordum ama müzik, muhabbet etmeme, yani uygar bir biçimde iletişim kurmama engel oluyordu.
Sonunda kendi partilerimi vermeye karar verdim: resim partileri! Zira müzik bir sanat. Çok sanatsever olduğumuz için mi partilerde müziği kanırtıyoruz? O halde biraz da müzik sussun;........
