menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aşk, ölüm ve uğurlamak

68 71751
15.02.2026

DiğerEkonomiTüm HaberlerBasında BugünHava DurumuDövizGaleriKonularMizah DergileriBir Bakışta BugünKitap24

Aşk, ölüm ve uğurlamak

Yaslanamayıp tasalanmalara, umuda değil ummaya gebe sevgililikler. Her şeyin en iyisine sahip olmak için her şeyden vazgeçirilenler, kırmızı kurdeleli aşk paketlerini evrenin ilahi makamına sunacak. Evrenin kafası istek yoğunluğundan karışırsa diye tasarlanılan sevgilinin ölçüsü, geliri de yazılacak hatta. Oysa aşkın ya da onu aramanın en yalın anlamı, içindeki eksik parçanın kadim hayaletine yine, yeniden, şevkle can vermektir

Şaşırtmayı severim biliyorsunBu da sana son sürprizim olsunŞimdi seninle yaşanan günleri ateşe veriyorumBeni güzel hatırlaGİDİYORUM…

Ocak ayı, ülkenin onlarca yıldır içinde debelenip durduğu labirentteki mumların da birer birer söndürülmüş olduğu, kederle mühürlenmiş bir takvim yaprağı.

Keder ağırlaşınca uğradığım aklımla kavrayamadığımsa bu ülkede olup bitenler değil, bu karanlıkla vedalaşmama mani olan alıklığım.

Ahmaklığın türümüze özgü ortak bir özellik olduğunu biliyorum; yine de zannederim aklımın parlattığı kibirim yüzünden bu alıklığım hâlâ beni çok şaşırtıyor.

Şimdi bulabildiğim bulanık bir cevap var ki o da şu; zannederim hiç kimsenin beni uğurlamayacak olması, bu coğrafyayla vedalaşmamın önündeki asıl maniydi.

Ocak ayı aynı zamanda vedaların hüzünlü sesi Ferdi Özbeğen’i de bizden uğurladığımız ay.

Bu vesileyle günlerce onu dinleyip anımsayamadığım vedaların hüznüne karıştığım günler…

En sevdiklerimi ölümün soğuk örtüsüyle sardığım bu yıl, ne fark ediyorum biliyor musunuz; vedalarla uğurlamaları birbirine karıştırmışım.

Meğer uğurladım zannettiklerimle vedalaşmış, vedalaştıklarımı ise uğurlamışım.

Onun yormayan yumuşacık sesiyle geçmişime uğrayan hüzünlü şarkıları, tortusu kalmış duygularıma konulan bir veda busesi gibi.

Vedayı çınlatan her şey gözyaşlarıma karışıyor.

Ne gam; çünkü iç sızısı, keder, her gün bu memlekette benliklerimizin uğradığı zihinsel ve ruhsal istilaya bir direniş sayılır.

Çünkü duygularımız köreldikçe katılaşıp kalıyoruz...

Duygusuz bıraktığımız akıl ve sağduyu da yaşamayı becermeye yaramaktan çok hayatı kalıplıyor, katılaştırıyor.

Akıcı bir hayat için duygulara nasıl da muhtacız.

Yerkürenin her köşesine imzasını atmak uğruna özgürlüğünden, özgünlüğünden cayan insanoğlu, bugüne dek yaptıklarının aklının eseri olmadığını bilmiyor.

Ama şimdi arşa çıkardığı aklın neden tek başına yapamayacağını, ürkerek izlediği yapay zekâdan öğrenecek.

Her ne başarıldıysa, düş gücü, duygularımız, eksiklik sanrılarımız ve geçicilik sancımıza dair…

En azından insanoğlunun son zamanlarda iyice sanrılanan bu ahmaklığından muaf olduğumdan, duygularımı, sızılarımı, kederimi öylece, geldikleri gibi karşılıyor, onlarla türlü vesileyle hasbihal ediyorum.

Vedalarda iyi olmadığımı biliyorum.

Veda, yarım kalmışlığa, hayaletler mezarlığına yazılmış duvar yazıları gibi.

Veda, bir son; sonluluğumuza başkaldıran bir sona dair…

Sandığa kapatılmış, kimsenin bulmamasını umduğun mühürlü bir mektup gibi.

Kırık, buruk bir hikâyenin noktası, ünlemi ya da ünlemi ve iki noktası gibi.

İnsanın içinde çöl gibi bir boşluk bırakıyor.

“Çölleri orada rastlayabileceklerimden ötürü değil, rastlanabilecek iki şey arasındaki muazzam boşluk nedeniyle severim ki; çöller tam da buna, yani boşluğa davet eder sizi.” Rebecca Solnit

Ama Rebecca Solnit’in devam cümlesindeki şu duyumsayış “…insan çölün ne kadar canlı olduğunu........

© T24