Tercihten doğan kötücüllük bitmez
Bu fotoğrafın 1974’te New York’ta çekildiği belirtiliyor.
Yol kenarında pahalı arabasını durdurup çıkardığı ceketini özel şoförüne verdikten sonra, kenarda yatan bir evsizin üzerine işeyen bir adamı gösteriyor.
Resim muhtemelen bir kurgu olabilir.
Ama bu, insandaki kötücüllüğü perdelemez.
Çünkü bir saptırıcı veya kışkırtıcı da pürü pak biri değildir.
Her halükarda, kendi yaptığında bir kötülük görmemek belli ki insana özgü.
Yakın bir zamanda kişiye özel tedavi anlayışı sağlıkta önemli bir yaklaşım olarak övgüyle karşılanmışken, Venezuella’dan sonra İran’da bu kez kişiye özel ölüm saldırılarının başladığı ilk gün, televizyonda bir konuşmacı “İran Trump’ın dediği yaparak onu vuracağını gördü” diyordu.
İlk körfez savaşının televizyon ekranlarında bir futbol maçı gibi naklen izlenmesinden beri böyle şeylere artık epey alışıldığından, doğrusu pek de endişeli bir hâlde değildi.
İran’ın “gördüğünü” bir kenara bırakalım.
Acaba o “uzmanın” kendisi ve dünyanın bütün insanları dün bir kez daha neyi görmüştü?
Biliyoruz ki, gerçek olmadığı bal gibi biline biline öne sürülmüş ‘iki kelimelik bir yalandan gerekçe’, milyonlarca kişinin ölümüne yol açan büyük bir kötülük olabiliyor.
Kant kötülüğü, “insanın içindeki ahlâk yasasına rağmen eylemde bulunması” olarak düşünür.
Yani, kişi doğruyu bilir ama yine de çıkarını seçer.
Burada kötücüllük, cehaletten değil tercihten doğar.
Kötülük, reddedilemez bir biçimde bu dünyanın en eski gerçeğidir.
Çocuk katliamlarının, okul bombalamaların, gözü dönmüş doğa kıyımlarının, kan donduran çocuk çetesi cinayetlerinin olağanlaştırıldığı bir dünyada, kötücülüğün artışı en aydınlanmış kişinin bile siyaset açıklamalarını aşabilir.
İnsanlığın onbinlerce yıldır kötülüğü hissedip onunla cebelleşilmesine,
dinlerin, ahlâkın, yasaların ve öğretilerin varlığını sürdürmesine rağmen, eğer bugün hâlâ ‘sorumluluk’ denilen mevhumu açıkça sorgulayamıyorsak, tersine, artan belirsizlik kötücüllüğe alan açıyorsa,
insan gerçekten değişiyor mu, yoksa binlerce yılın sonunda daha sofistike bir karanlıkta gittikçe çoraklaşıyor mu?
Kötücüllük, insanın karşısındakini insan olarak görmeyi bilinçli ya da bilinçsiz ‘askıya alması’dır.
Eğer kötücüllüğü, böyle tanımlıyorsak, o zaman şunu da dürüstçe kabul etmek gerekiyor:
Hepimiz bu askıya alma kapasitesine sahibiz.
Ama bu, hepimizin birer iblis olduğu anlamına da gelmez.
Bu askıya alma anı, utancın kaybolduğu, sorumluluğun dağıldığı, “Biz ne yapabiliriz ki”nin başladığı andır.
O anı korkunç yapan şey, şeytani bir bilinç değil, düşünmeme, ama rıza gösterme ve kapılıp gitme hâli.
Bu şu demek:
İblis olmak için boynuz gerekmez.
Yeter ki düşünmeyi askıya al.
Kulağına üflenenle, verilen yön ile devam et.
Ama hepimiz düşünebilme kapasitesine de sahibiz.
Neoliberal zihniyetin en incelikli yanı, acımasız bir sisteme ilişmeyen, onun değiştirilmesine sessiz kalan, bundan rahatsızlık duymamasını içine sindiren kişiye, gene de “iyi insan olma” hissini verebilmesiydi.
Bir ürün satın alarak, bir fotoğraf paylaşarak, arada günlük akış dışında hoş bir şey yaparak, bir doğru cümle kurarak kendimizi iyi hissederiz.
Ama bunları yaparak, ‘iyi hissetmek’ ile ‘iyi olmak’ arasındaki mesafe kapanmıyor.
Geri dönüştürülebilir bir şişe kullanmak, organik ürün almak, doğru hashtag’ i yazmak…
Bunlar kötü şeyler değil.
Ama insanın içindeki ‘sorumluluk boşluğu’nu doldurmaz.
Davranış görünürdür; asıl kimlik görünmeden içinizde kalabilir.
Uzun yıllar orada burada kendini görünür yapmaya çalışarak, ülkenin ve dünyanın geleceği için pembe tahminler yazıp çizenler, teknolojiyi ‘nesne’ değil ‘özne’ yaparak “yeni çağ devrimleri”, “ulu dönüşümler” bekleyenler, bunların tümü birer birer çok şişirilmiş lastik gibi foslayınca da o yolda ısrarla yedek konum aramaya devam eden bir takım, aç kalınca elde avuçtaki son ekmek kırıntılarına saldıranlar gibi yapabilirler.
Ama burnumuzun dibinde bir savaş patlamaktayken lütfen artık sallamaktan vazgeçsinler.
Bu takımın en belirgin bir özelliği başkasından rol çalma cevvalliği ve özeleştiri yoksunluğu.
Geçtim pembe ufukları, önümüz kapkara bir bela.
İşi bu raddelere getiren iki kelimelik sahte gerekçe, çivisi çıkan bu sistemden vazgeçilmesi arzusu olmadığına göre, kötücül göz kararması bir savaşı “yakarım, Roma’yı da yakarım” yayılma çılgınlığına getirebilecekken, o arkadaşlar artık gölge etmesinler, yeter.
