Bitmeyen hesaplaşmaların adamı: Peyami Safa
Peyami Safa’nın adı, Türk edebiyatının kendisiyle hesaplaşmaktan asla vazgeçmediği, tamamlanmamış ve tamamlanması da mümkün olmayan büyük bir cümlenin başlangıcı gibidir. Onun düşünce dünyası, tek bir ideolojinin dar kalıplarına sığmayan, aksine sürekli bir çatışma ve buhran içinde kendini var eden bir alandır. Peyami Safa, adını şair Tevfik Fikret’den aldı. Safa ayrıca bir şairin oğlu, sefa içinde bir hayat yaşamadı doğrusu. Yazar, yalnızca kurgusal karakterlerine değil, fikirlerine de bir tür “hastalık” ve “ihtilal” hali yaşatmış, mantığın kılıcı ile mistisizmin tesellisi arasında gidip gelen bu ruh haliyle, kaleminin sivriliğini her noktaya sirayet ettirmiştir. Onun için düşünmek, yaşamak kadar somut ve ölüm kadar gerçekti. Özellikle 27 Mayıs 1960 sonrasındaki kargaşa ortamında (ilk serisini yazmaya 1960’larda başladığı) kaleme aldığı “üçleme” niteliğindeki eserleri, onun “yalnız bir romancı” ve bir “fikir işçisi” olarak toplumun nabzını tutma gayretinin en çarpıcı örneğidir. “Nasyonalizm Sosyalizm Mistisizm” başlığı altında toplanan bu üç kitap, aslında dönemin kanayan yaralarına tutulmaya çalışılan bir ayna ve merhemdir. Peyami Safa’nın fikir serüvenine başlarken, onun hiçbir zaman kuleye çekilmiş bir filozof olmadığını, bilakis hayatın tam ortasında, en ateşli tartışmaların ve en keskin kalem kavgalarının içinde boy gösterdiğini söylemek gerekir.Onun düşüncesini şekillendiren en önemli unsur, hastalıklı çocukluğu ve erken yaşta babasını kaybetmenin getirdiği “yetimlik” psikolojisidir. Kırk yaşındayım, bu ben de bile var. Henüz iki yaşındayken babasını kaybetmiş, sağ kolundaki kemik veremi nedeniyle çocukluk ve ilk gençlik yılları hastane koridorlarında geçmiştir. Bu aciziyet ve dayanılmaz ıstırap hali, onu ölümle ve yoklukla erken yaşta tanıştırmıştır. Bu ikisinden birini tanımak bile yazmaya yetecek şeylerdir. Düzenli bir eğitim alamamasına, Vefa İdadisi’ndeki öğrenimini hastalık ve maddi zorluklar yüzünden yarıda bırakmak zorunda kalmasına rağmen, kendi kendini yetiştirmiş olması, onun iradesinin gücünü gösterir. Babasının arkadaşı ve dönemin önemli fikir adamlarından, İçtihad Dergisi’nin kurucusu Abdullah Cevdet’in hediye ettiği küçük bir Fransızca sözlüğü (Larousse) ezberleyerek Fransızcayı ilerletmesi, tıp ilmini bir doktor kadar iyi öğrenmesi, azmin ve zekânın hastalığa karşı kazandığı bir zaferdir. Bu otodidakt yapısı, onun hiçbir ekolün tamamen içinde erimemesine, her zaman bir “dışarıdan bakan” ve her şeyi sorgulayan bir konumda kalmasına da neden olmuştur. Dışarıda kalanlar içeriyi içeridekilerden de daha iyi bilir. Neticede dahil olmak bir şeye, dahil olunan şeyin içinde eriyip gitmekten başka nedir?
Peyami Safa’yı Peyami Safa yapan sadece romanları, düşünceleri ve aynı zamanda Babıali’nin o meşhur “kalem kavgaları” içindeki yılmaz ve sivri tavrıdır. Polemik, onun için düşüncenin olmazsa izalesi gereken bir prensipti adeta. Onun girdiği tartışmalar dönemin edebiyat ortamını neredeyse baştan aşağıya sarsmış, tarafları ikiye bölmüştür. Kabahat hep de onun değil, ikiye bölünmek her şeyin kaderinde var. Yollar bölünür, ekmekler bölünür. Dava nedir, davalar dahi parçalanıp bölünür. Bu yazan adamların ruh-u haliyeti bölünür. İnsan sonra birden kendinden bile ayrı bir başka kendiliğe bürünür. Girdiği polemiklerin listesi edebiyat tarihi kadar uzundur: Nâzım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Haşim, Nurullah Ataç, Aziz Nesin, Zekeriya Sertel... Bu isimlerin her biriyle olan atışmaları, dönemin matbuat hayatının en çok konuşulan olayları arasındadır. Zaten bu kavgalar da olmasa, hayat kim bilir nasıl da biçimsiz bir şey olurdu. Kavga biçim verir, iyidir. Bu isimler arasında Ahmet Haşim ile olan bitmez ve ölümüne değin süren kavgası, iki yazar arasında ve bilahare nesil çatışmasının ve sanat anlayışlarındaki derin uçurumların da bir yansımasıydı. Haşim’in, “sanat için sanat” anlayışını benimseyen, sembolist ve duygu odaklı şiir anlayışına karşılık, Peyami Safa daha rasyonalist ve toplumcu bir eleştiri dilini benimsemiştir. Haşim, Peyami Safa’nın eleştirilerine karşılık onun sağlığıyla, “asabı perişan zavallı dostum” diyerek alay ettiğinde, aslında hassas bir noktaya dokunmuştur. Oysa Nazım Hikmet’le olan ilişkisine baktığımızda Haşimciğim de pek farklı bir durumda değildir. Peyami Safa, Nazım Hikmet’e yönelik sert eleştiriler yazmış olsa da (özellikle “Obur Türkçülük” gibi metinlerde), Haşim’e karşı takındığı tavır daha “edebi” ve simgesel üslup ile Nazım’a karşı takındığı politik üslup ister istemez yine de farklıdır. Haşim’e karşı daha mesafeli ve mizahi bir polemik varken, Nazım Hikmet’e karşı doğrudan ideolojik karşıtlık duyardı. “Ne! Komünist mi? Evi barkı başına yıkılsın!” Peyami Safa’nın Haşim’in eleştirilerine verdiği cevap ise, edebiyat tarihimizin en zehir zemberek yazılarından biri olan “Uç Muarıza Cevap” olmuştur. Bu yazıda, eleştirilerini “kapalı bir şişede vızıldayan sinekler” gibi tanımlaması, polemik dilindeki ustalığını ve acımasızlığını gösterir. Beşir Ayvazoğlu’nun kaleme aldığı “Haşim: Ömrüm Benim Bir Ateşti”de de fazlasıyla yer verdiği bu kavganın bir tarafı da olan Safa, gerçekten de “acımasız” diye nitelenebilir, fakat Haşim’in ölümüyle birlikte yine aynı kitapta ettiği pişmanlık dolu sözler onun aslında ne kadar vicdanlı olduğunu da gösterir ki, o tarih itibariyle Haşim’in ardından övgü dolu yazılar yazmıştır. Bugün bile hala bütün şairler böyledir. Birini kaybettiğimizde oturup kapıların arkasında ağlarız. Niye? Her unvanın, her konumum, her kudretli duruşun ölüm karşısında bileğinden kırılmış bir el gibi sallandığını görürüz çünkü boşlukta. Galip yine ölümdür, bütün kavgalardan sağ selamet çıksak bile. “Ama alkışlar?” Sen hiç kapağı üzerine çivilenmiş tabut gıcırtısı dinledin mi, hayatının anlamı omzunda, yürürken mezarlığa doğru? O gün gelince anlarsın, ne bir........
