menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Anneliği yeniden yazmak

12 0
10.05.2026

Kızımın okulundaki veli toplantıları yüz yüze yapılıyor. Her gidişimde aynı şeyi düşünüyorum. Burada bekleyen annelerin her biri başka bir filmin içinden çıkmış gibi. Bekleme süresi uzun olduğundan kendime küçük bir oyun buldum. Bu kadının filmini çeksem ne anlatırdım?

Bir anne görüyorum. Sürekli “biz” diye konuşuyor. Bu sabah armudumuzu yememişiz, matematikte biraz dikkatsizmişiz, geçen gece uykumuz kaçmış. Onları tek bedenden çıkan iki baş gibi düşünüyorum bazen. Ayrışamamış bir yakınlık. Çocuğun büyümesiyle değil, anneden uzaklaşmasıyla ilgili bir korku filmi gibi. Belki Nightbitch gibi bedenin sınırlarını kaybettiği bir film olurdu bu.

Başka bir anne, çocuğunun bütün iyi özelliklerini felaket haberi verir gibi anlatıyor. Çok iyi niyetli bizimki, o yüzden hep üzülüyor. Çok vicdanlı, herkes onu kullanıyor. Sanki onun çocuğu bu dünyanın içine fazla iyi doğmuş gibi, kendisinden beklenen anneliği öylesine başarmış ki, neredeyse biraz fazla yapmış.

Bazı anneler sürekli performans halinde gibi geliyor bana. Organik beslenme, ekran süresi, pedagojik yaklaşım, doğru spor, doğru kurs, doğru iletişim dili. Çocuk büyütmekten çok dev bir proje yönetiyor gibiler. Onların filmi ise kesinlikle modern bir çalışma hayatı filmi olurdu. Yalnızca ofisi evin içine taşınmış bir çalışma hayatı. Tully gibi olabilirlerdi, umarım olmazlar.

Bazen de en sessiz anneler dikkatimi çekiyor. Kimseyle konuşmayanlar. Ellerini çantasının üstünde kenetleyip bekleyenler. Onların filmi büyük ihtimalle Full Time gibi mi olurdu?  Yoksa Saint Omar gibi mi?

Sonra ister istemez kendimi düşünüyorum. Benim anneliğim hangi filme benziyor? Türü ne? Yol filmi mi, fantastik mi? Tüm bunlarla beraber son dönem anlatılarındaki farkları düşünüyorum.

Uzun süre annelik kamusal olarak konuşulabilen duygularla sınırlandırıldı, sevgi, bağlılık, fedakârlık, koruma gibi. Oysa öfke, pişmanlık, yabancılaşma, sıkışmışlık ya da anneliğin insanın benlik duygusunu aşındırabilmesinin çok lafı geçmedi. Bu sessizlik tamamen ortadan kalkmış değil. Hâlâ annelik hakkında söylenebilir olanla olmayan arasında güçlü bir sınır var. Ama son yıllarda hem edebiyat hem sinema bu sınırı zorlamaya başladı.

Like a Mother, Splinters, Second Life kitapları henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Bu kitaplarda gördüğüm son dönemdeki annelik örüntüsünün benzerlerini Tully, Nightbitch ya da If I Had Legs I’d Kick You gibi filmlerde de gördüm.  Anneliğin tekrar, görünmez emek, bedenin dönüşümü ve zihinsel zorlanma üzerinden anlatılmaya başlanmasını.

Buradaki değişim anneliğin ilk kez bu kadar karmaşık, çelişkili ve ambivalans içeren bir deneyim olarak temsil edilmeye başlanması. Sevgiyle tükenmişlik, bağlılıkla kaçma arzusu, bakım vermekle yok olma hissi aynı anda var olabiliyor artık bu anlatılarda, annelik hikâyeleri klasik melodramdan çok sürrealizme, korkuya ya da parçalı anlatılara yaklaşıyor. Çünkü bazı deneyimler, özellikle bakım emeğinin görünmez yükü, düz ve sakin bir gerçekçilikle anlatılamıyor. Rozsika Parker’ın temel iddiası şu, anne olmak zaten doğası gereği ambivalans içeren bir deneyim. Yani aynı anda hem sevgi hem öfke, hem bağlılık hem kaçma arzusu hissedilebilir. Sorun bu duyguların varlığı değil, kültürün bunları bastırması. Çünkü annelik uzun süre saf sevgi olarak temsil edildiği için annelerin karmaşık duyguları suçluluk hissettirdi. Parker bu ambivalansı patolojik değil, insani........

© T24