menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ertuğrul Bilir’in cevabına cevap (2): Kraldan fazla kralcı olmak

12 0
10.03.2026

Bilir, yazısının 12 Eylül öncesine ilişkin ilk bölümünde görece sakin bir dil kullanırken, “12 Eylül Sonrası” başlıklı ikinci kısımda belirgin biçimde sertleşiyor. 1980 öncesinde en büyük grubu savunmanın sağladığı moral üstünlüğü yitirdikten sonra, kendi tarafındaki hata ve zaafların iyice görünür hâle gelmesinin yarattığı baskıyla hırçınlaştığı anlaşılıyor. Bu hırçınlığın dili de ortada: “Çarpıtma… keyfi değerlendirme… doğru algılamamış… kasıtlı bilgisizlik… abartma… akıl öğretme… saygısızlık… karışıklık ve yanlışlar… geyik aktarmak… ahkâm kesmek… bilinçli karalama… Ayaşlı’nın yaraları… çok dertli…”

Dahası, “Sosyalist hareket içinde ancak küçük bir sekt oluşturup yönetebilen bir kafa yapısının kriterleriyle, ülkedeki milyonlarca insanı kazanmayı ve gerçek anlamda bir devrim yapmayı hedefleyen bir hareketin yaklaşımı anlaşılamıyor” diyerek, sahiplendiği grubu devrim trenini kaçırmış gibi gösterirken, bize, daha istasyonu bile bulamamış “küçük sekt” muamelesi yapması, kendi iddiasındaki ciddiyetle bağdaşmıyor. Hele bu, yazısının başka bir yerinde geçen “Bu da ‘darbenin muhatabı’ olanların katlanması gereken bir ceza herhalde” cümlesiyle birlikte düşünüldüğünde, yalnızca bizi değil, Türkiye solunun tamamını darbenin muhatabı saymayarak küçümsediği sonucu çıkıyor. “Darbenin muhatapları” ifadesiyle kastettiği şeyin tam da bu olduğunu, Darbeden Sonra Devrimci Yol kitabında Oğuzhan Müftüoğlu’nun 2010 referandumu sırasında söylediği “Biz darbenin mağduru değil, muhataplarıyız” sözlerini, düştüğü dipnottaki açıklama biçiminden anlıyoruz. [1] Zira orada bunu Dev-Yol jargonuna mahsus bir ifade olarak kullanıyor.

Karşı tarafın düşüncelerinin yanlışlığını göstermek için yapılması gereken bellidir: Mantıksal hataları, çelişkileri ve tutarsızlıkları ortaya koymak. Bunun yerine yakışıksız ve hakaretamiz sıfatlara başvurmak, tartışma adabıyla bağdaşmaz. “Çarpıtma”, “bilinçli karalama”, “Ayaşlı’nın yaralar” gibi ağır ithamların bir karşılığı olabilmesi için hem somut örneklerle desteklenmesi hem de bu suçlamaları yönelten kişinin aynı davranışlardan uzak durması gerekir. Bana düşen görev, bunların hepsini değilse de, yeri geldikçe belli başlılarını göstermek olmaktadır.

Bu cümleden olarak diyeceğim şudur: Üslûb-û beyan aynıyla insan.

Erken doğmuş popülizm

Dev-Yol’un geniş bir kitle tabanı edinmesinde; eski Dev-Genç ve THKP/C çevrelerinde birikmiş olan devrimci sempatiyi devralması, dönemin devrimci krizinin sunduğu nesnel koşulları değerlendirmesi, kitlelerle organik ilişkiler kurmadaki mahareti ve dönemin legal olanaklarından etkin biçimde faydalanması belirleyici olmuştur. Bu hareket, dönemin ihtiyaçlarına uygun şekilde ne fazla sağa savrulmuş ne de maceracı bir sola yönelmiş, fakat nispeten militan bir mücadele çizgisinde ısrar ederek ayırt edici bir hat izlemiştir. “Sivil faşistlere” karşı yürütülen çatışmalı pratiğin yanında, üniversite ortamının devrimci kadro üretme ve bu kadroları ülke geneline dağıtarak örgütlenmeyi güçlendirme kapasitesi, hareketin siyasal büyümesinin önemli bir dinamiği olmuştur. Ertuğrul Bilir’in de vurguladığı gibi, Devrimci Yol gençlik hareketinden ülke çapında bir siyasal aktöre dönüşürken, üniversitelerde kazandığı etkinliğin olanaklarını kadro devinimi ve geniş örgütlenme için kullanabilmiştir. 

Ancak bir ortamı “iyi değerlendirmek” ile “doğru değerlendirmek” arasında teorik açıdan önemli bir ayrım vardır. Eğer devrimci başarının ölçütü yalnızca kalabalıkları etrafında toplamak olsaydı, devrimci iradece ve fedakârlıkça fakir, fakat reformist hattın taşıyıcısı olan eski TKP ve benzeri “büyük” örgütleri de Dev-Yol’un yanına koymak gerekirdi. Her biri ardında tarihsel bir miras yükselen taşıyan bu örnekler, aradan geçen onca yıla rağmen Bilir’in hâlâ “en büyük hareket olma” övüncünden öteye geçemediğini, 12 Eylül’le yüzleşmede ise ciddi bir mesafe alamadığını gösteriyor. 

DevYol’un kitleselleşmesinin ardındaki asli belirleyici, hem çalışmamda hem de bu yazıda altını çizdiğim gibi, küçük burjuva sosyalizmine özgü popülist ideoloji ve bununla uyumlu örgütlenme tarzıdır. Dönemin popülizmini karakterize eden temel özellik, toplumsal gerçekliği emek-sermaye çelişkisi ve sınıf ilişkileri üzerinden değil, her şeyi “halk” ile “iktidar” arasındaki karşıtlık üzerinden okuyan bir perspektife dayanmasıdır. Dev-Yolu’n “ana halka” kavrayışından propagandasına, örgütlenme tarzından stratejik konumlanışına dek tümüne damgasını vuran indirgemeci karşıtlık, halk kitleleri ile egemen sınıflar (“oligarşi”), ezilenlerle düşmanları arasındaki antagonizmayı mutlaklaştırır. Bu yaklaşım, siyasal alanda “sömürge tipi faşizm” ile halk arasındaki mücadele formülasyonuna, güncelde ise “sivil faşistler” ile devrimciler arasındaki çatışma şemasına dönüşmüştür. Popülist söylem, proletarya–burjuvazi antagonizmasını, proleterler ile küçük mülk sahipleri, işçiler ile öğrenciler, fabrikalar ile varoşlar, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımların tümünü “halk” kategorisinin amorf potasında eriterek silikleştirir. Bu yaklaşımın kavramsal izdüşümü, “Söz, yetki, karar, halka”, “Tek yol halkın kendi iktidarıdır” sloganlarında ve “demokratik halk devrimi”, “halk iktidarı” gibi kavramlarda somutlaşır. Bu söylemde nihai hedef olan sosyalizm ve komünizme çok az, ender olarak yer verilir. Şu sözler önderlikten Mehmet Ali Yılmaz’a ait: “… sırf çalışma değil, fikir ve politika esas çok önemliydi. Nedir bu bizim geçmişimiz yani 60’lı yılların sonundan itibaren oluşan geçmişimiz? Aslında antiemperyalist, bağımsızlıkçı bir hareketti” [2] Eksik bıraktığını da biz ekleyelim: “Anti-oligarşik”. Daha ötesi yok, bu kadar.

Marksist-Leninist perspektif, proletarya hegemonyasını belirleyici bir temel olarak koyar. Ancak bu, kimi çevrelerin düştüğü “işçicilik” veya reformist sendikalizm çıkmazını aşarak, köylülüğün, ezilen milletlerin ve mezheplerin ve tüm baskı altındaki toplumsal kesimlerin devrimci/ilerici potansiyelini yok saymayı da asla mazur görmez. Buna karşın popülist yaklaşım, HALK kavramının tarihsel ve sınıfsal bileşimini kaba bir düzlemde eşitleyerek; işçiyle öğrenciyi, kent yoksuluyla esnafı, tarım proleteriyle zengin köylüyü aynı kategoride değerlendirmek gibi teorik ve pratik olarak ciddi bir yanılgıya düşer. Bu, sınıf gerçekliğini örten bir kolaycılıktır. 

Bu tür popülist bulanıklığın kaçınılmaz sonucu kendiliğindenciliktir. 12 Eylül sürecinde de görüldüğü gibi, halk hareketinin iniş çıkışlarına göre hareket edip, yükseldiğinde coşan, durgunlaştığında cansızlaşan bir hareket, devrimci iradeyi değil, rüzgârın yönünü esas alır. Bu ise devrimci stratejik doğrultuyu belirsizleştirir.

Türkiye’de şehirlerin ve taşranın hızla siyasallaştığı; reformist bir ideolojik söylemin (“Toprak işleyenin, su kullananın”, “Hakça bir düzen”) geniş kitleleri devletçi-halkçı bir hat etrafında seferber edebildiği bir momentte, bu söylemin yapısal sınırlarını fark ederek radikal bir kopuş arayan kesimlerin daha çok Dev-Yol, daha az TKP, Halkın Kurtuluşu gibi örgütlerde yoğunlaşması, toplumsal formasyonun işleyişi açısından bütünüyle anlaşılabilir bir olgudur. Zira reformist hattın ideolojik çağrısı, kitleleri siyasallaştırır ama onları devlet aygıtının sınırları içinde tutar; buna karşılık devrimci örgütlerin çağrısı, aynı kitleleri mevcut ideolojik konumlarını değiştirmeye ve daha radikal bir pratiğe yöneltmeye çalışır. Bu nedenle, aktif bir kitle çalışmasıyla şehir ve taşra gençliğini, mağdur ve dışlanmış kesimleri muhalefet ekseninde bir araya getirmek, sosyalizm ve komünizme uzanan kesintisiz devrim stratejisinin gerektirdiği uzun erimli ideolojik ve örgütsel dönüşümle kıyaslandığında çok daha düşük bir eşik gerektirir. Dev-Yol’un kuruluşundan itibaren izlediği güzergâh, bu yapısal gerçekliğin somut biçimlerini berrak bir şekilde sergiler: 1974’te ADYÖD, 1975’te Devrimci Gençlik dergisi ve DGDF, 1977’de Devrimci Yol dergisi; Ankara merkezli, SBF-ODTÜ ekseninde yoğunlaşmış öğrenci dernekleri ve yayınlar, hareketin gelişme diyalektiğini özetler. Bu çekirdekten hareketle öğrenci gençlikten varoşlara; Ankara’dan taşra kentlerine ve nihayet kır alanlarına doğru genişleyen bir siyasal hat izlenir. Halk kavramının geniş tutulması, çabuk parlayıp çabuk sönebilen küçük burjuva kesimleri hızlıca kazanabilme avantajı da sağlar.

Türkiye, o dönemde Doğu Asya’nın 30–40 yıl önceki yarı-feodal yapılarından kısmen farklı olarak, orta düzeyde gelişmiş emperyalizme bağımlı kapitalist bir toplumsal formasyon olarak tarih sahnesinde yer almaktaydı. Bu özgül konum, devrimci komünist hareketin teorik ve pratik güzergâhını tayin eden temel yapısal parametreleri ortaya koyar: İşçi sınıfından yoksul köylüye; fabrikalardan sendikalara ve kent varoşlarına; metropollerden kır alanlarına doğru uzanan bir örgütlenme hattı zorunluluğu, toplumsal formasyonun içsel diyalektiğiyle belirlenir. Kürdistan’da kırsal alanın ağırlığının belirginleşmesi de, bu yapısal konfigürasyonun doğrudan bir sonucudur. Dev-Yol’un işçi ve sendika çalışması, klasik anlamda “işçi sınıfını devrimci özne olarak ayrıcalıklı konumlandıran” bir stratejik öncelik taşımaz; daha ziyade, halk kategorisinin içinden karşılaşılan işçilere yönelen, ideolojik olarak eşitleyici bir halkçılık tarafından şekillenen bir pratik biçiminde tezahür eder. Bu halkçı perspektif, işçi sınıfını öğrenci, memur, esnaf ve köylüden ayırmaz; tulumlu işçi ile kalem taşıyan öğrenci, önlüklü esnaf ile oraklı köylü farklı özgül ağırlıklarına rağmen siyasal statüleri bakımından eşdeğer birer unsur olarak ele alınır. Bu eşdeğerlilik, Dev-Yol’un sınıf anlayışının karakteristik temelidir. 

Dev-Yol’un strateji ve taktiklerinin sınıfsal çelişkiler yerine “halk–oligarşi” karşıtlığına oturtulması, proletarya sosyalizminden ziyade küçük burjuva sosyalizminin popülist mirasına yaslanır. Marksist literatürde sürece müdahale eden öznel faktörler (örgütlülük, önderlik, bilinç ve irade) öncü partide kristalize olurken, popülist söylemde sınıf bilincinin yerini halk bilinci; merkezi örgütlenmenin yerini yerel inisiyatifler ve “aşamalı bilinçlenme” alır. Fatsa Belediyesi deneyiminden esinlenen direniş komiteleri de, geleceğin iktidar nüvesi olarak sunulsa dahi, sınıf analizinden ziyade popülist bir halkçılığı yansıtmaktadır. 

Devrimlerin tarihsel akışı bu ayrımı berrak biçimde gözler önüne serer. Çarlık Rusya’sında Bolşevik Parti’nin üye sayısı Şubat 1917’de 24.000 iken Haziran’da 240.000’e, Ekim’de ise 350.000’e ulaşmıştı. Aynı dönemde Narodnik köylü sosyalizmini temsil eden Sosyalist Devrimciler, gevşek yapıları ve Çarlık’a duyulan öfkenin etkisiyle 800.000’den 1 milyona yükselerek kitlece en büyük güç olmuştu. Ancak iktidar, Lenin’in stratejik öngörüleriyle anın gerektirdiği hamleleri hızla hayata geçiren, disiplinli ve bilinç düzeyi daha yüksek kadrolara sahip Bolşeviklerin eline geçti. Sosyalist Devrimciler muhalefete düştüklerinde hızla bölündüler ve sol kanatları Bolşeviklere yaklaştı. 

Bu tarihsel karşıtlık, popülist hareketlerin geniş kitle desteğine rağmen neden istikrarsız ve dağınık olduğunu; buna mukabil sınıf temelli, örgütlü ve merkezi bir öncünün neden belirleyici ve kalıcı olduğunu açıkça ortaya koyar. 

Buradan çıkarılacak teorik ders, Rus devrimci hareketinin iki ana hattı arasındaki farkı keskin biçimde özetler: Narodniklerin nicel, dağınık, irade ve örgüt zayıflığına dayanan halkçılığı ile Bolşeviklerin merkezî, disiplinli, sınıf temelli örgütlenmesi arasındaki tarihsel ayrım. Devrimin potansiyeli kitlelerden neşet eder; ancak devrimi zafere taşıyan, en kalabalık kitleye sahip olmak değil, onları yönlendirebilen örgütlü ve stratejik iradeye sahip olmaktır.

Zincir zayıf halkası kadar güçlüdür

Türkiye Solundan Manzaralar ’dan aktardığı “Kadroların sağlamlığı; sosyalist ideoloji ve örgüt bilinciyle donanmalarına, devrimci eylemle yoğrulmalarına, davaya sadakat, cesaret, disiplin ve sorumluluk duygusu gibi nitelikleri edinmelerine bağlıdır,” cümlesini şöyle eleştirmektedir Bilir:

“Ayaşlı genel doğruları tekrarlamakla kalmıyor bu özelliklerin muhatabında (Devrimci Yol kadrolarında) olmayıp kendilerinde (TİKB kadrolarında) olduğunu iddia ediyor. Orada durmak gerek… TİKB kadrolarının gözaltı tutumlarının iyi olduğu solda genel kabul görüyor, bu konuyu sorgulamıyorum. Ancak kadronun iyiliğinin kitle ilişkileri kurup geliştirebilme, bu ilişkiler içinde yeni kadrolar çıkarabilme, siyasal mücadelenin ülke çapında gelişmesini sağlayacak politikalar geliştirip bunları uygulayabilme gibi yanları da var.” 

Bilir’in yaptığı, bana ait olmayan sözleri bana isnat etmektir. Oysa, somut örnekler ve istisnalar dışında Dev-Yol kadrolarının cesaretini, fedakârlığını, kitlelerle bağ kurma becerisini ve davaya sadakatini hiçbir vakit eleştiri konusu yapmadım. Eleştirim, esasen ideolojik netlik, öncü örgüt bilinci, merkezi disiplin, yeraltı çalışması ve faşist karşı-devrimin eline geçildiğinde sergilenen düşük direnç kapasitesine ilişkindir. Merkezinin tamamının çözülmesi, sonrasında Taner Akçam önderliğindeki yürütmenin kısa sürede gruplara ayrışması, “1982 Politik Hattı” metnindeki liberal solcu ve Birikimci eğilimler, Özal’ın iktidara gelişinin “demokrasiye geçiş” olarak yorumlanması; kadroların sağlamlık derecesi ve ideolojik netlik yetersizliğine dair somut örneklerdir. Buna rağmen, sanki onların yürekliliğini inkâr etmişim gibi, devrim şehitlerinin isimlerinin öne sürülmesini, kitabımda yazılanlara dayanan nesnel bir eleştiri olarak görmüyorum. Zira hiçbir devrimci örgütün, davaya baş koymuş, kanını ve terini akıtmış kadrolarını küçümsemem; hepimiz aynı halkların çocuklarıyız, hamurumuz aynıdır. Asıl mesele, o hamurun hangi ideolojiyle, hangi önderlikle, hangi örgütsel çizgiyle çelikleştirildiği ya da çelikleştirilemediğidir. 12 Eylül öncesinde korkusuzca mücadele edenlerin, daha ağır koşullarda aynı performansı sergileyememesi “iyi/kötü”, “cesur/korkak” gibi apolitik etiketlerle değil; ideolojik, siyasi, örgütsel ve psikolojik kıstaslarla ölçülmelidir. Yapmaya çalıştığım tam da budur. Somut ve kanıtlanabilir örnekler dışında kimseye böylesi bir itham yöneltmedim. Ancak, yenilgi analizinde, önderlik konumundakilerin kritik anlarda ne yaptığını tartışmadan gerçek bir çözümleme de yapılamaz; zira kahramanlığın olduğu yerde cesaretsizlik ihtimali daima vardır; bu, insan olmanın negatif halidir. 

Eğer Bilir, bizim “küçük ve etkisiz” dediği örgütümüz kitlesellik açısından söylüyorsa haklılık payı vardır. Ancak Dev-Yol arasında bir kıyaslama yapacaksa, önce nicelikçe mi nitelikçe mi olduğunu belirtmelidir. Nedeni ne olursa olsun, kitlelerle ilişki geliştirme, ülke çapında yayılma bakımından Dev-Yol’un başarısı takdire layıktır. Bizim çevre geçmişimizden, elitist ve doktriner darlıklarımızdan kaynaklı hatalarımızın da farkındayım. 

Bilir, öyle bir kıyaslamam varmış gibi şöyle diyor: “Ancak, militan olmamak, kararsızlık gibi şekillerde eleştirdiği Devrimci Yolcuların çok daha fazla militanı cuntaya militanca direnmiş ve 100’e yakın kadro, militan ve taraftarı mücadelede hayatını kaybetmiştir.” Hayatını kaybetsin kaybetmesin, hiçbir yerde militanca mücadele edenleri veya şehit düşenleri, kararsız veya militanca mücadele etmedi” diye eleştirmedim; beni 1980 öncesi ve sonrası Dev-Yol kitlesiyle karşı karşıya getirmeye çalışması doğru bir yöntem değil. Eleştirim önderliğin tavrına, sorumlu organların ve kişilerin gerekeni yapıp yapmadığınadır. Bilir eğer bir kıyaslama yapacaksa, ölüm biçimleriyle kendilerini kanıtlanmış kişileri karşıma çıkararak değil, bu konuya girecekse Merkezinden, bölge ve il sorumlularından başlamalıydı. İster dışarıda ister içeride olsun asıl önemli olan hareketin belkemiğidir. Onlar sınavı geçemiyorlarsa, yapı ve kitle bocalar, dağılır.

Bilir, “küçük ve etkisiz” diye nitelediği grubun farkını hem bileşenlerinden kopararak hem de küçülteç altında göstererek sunuyor; ardından da bunu bir tür lütuf gibi takdim ediyor: “TİKB kadrolarının gözaltı tutumlarının iyi olduğu solda genel kabul görüyor, bu konuyu sorgulamıyorum.” Psikolojik “kendini ispat” çabası olarak sorgulamanın geçer akçe olduğu bir ülkede, bu bile bir ilerleme sayılır. Cımbızlama, indirgeme ve minimalleştirme yoluyla verdiğini geri alan yaklaşımını, 12 Eylül’ün ağır sınamasından geçmiş örgütlü yeraltı mücadelesinin bütünsel davranış tutarlılığını görmezden geldiğini hesaba katmazsak eğer.

Buna gelmeden önce, bazı şeyleri kabul edip ardından sanki Dev‑Yol’un işkencede, idam sehpasında ya da çatışmada hayatını kaybedenlerini inkâr ediyormuşum gibi “yok sayma yaklaşımını Ayaşlı’ya bırakalım, biz gerçekleri yok sayamayız” diyerek hücuma geçmesini yakışıksız bulduğumu belirtmeliyim. Böyle bir tavrım hiçbir zaman olmadı. Adressiz Sorgular’ı “Ölen ama yenilmeyenlere” ithaf ettiğimi; Türkiye Solundan Manzaralar’ın başına ise “Bu kitap, 12 Eylül faşizmine karşı mücadelede hayatını kaybeden isimsiz kahramanlara adanmıştır” diye yazdığımı hatırlatmak isterim. Her kimden gelirse gelsin, devrim uğruna canını veren herkes bizim de şehidimizdir.

Dev‑Yol’da bizden hayatını kaybetmiş birine sahip çıkıldığına pek rastlamadım; ama biz onların şehitlerine sahip çıktık. Mustafa Özenç’in çatışma ve yakalanma sürecinde Adana’daydım. Kendi saflarından bir ses yükseldiğini görmedim; biz ise idam edildiğinde bildirilerimizle, gazete yazılarımızla, anı kitaplarımızla yanında olduk.

Anlaşılan o ki, Bilir için “kadrolarının gözaltı tutumlarının iyi olduğu solda kabul” görmese, ona da burun kıvıracaktır. Kendi övgümüzün gölgesine düşmemek, lafı dolandırmadan gerçeği tekrarlamamak için, Adressiz Sorgular (1989), Yeraltında Beş Yıl (2011) ve Türkiye Solundan Manzaralar’dan çok önce, yalnızca iki paragrafta özetlediğim, 1990 başında kaleme alıp Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ne [3]hareketi temsilen yazdığım “Küçük Ama Bolşevik Müfreze: TİKB” yazımı Bilir’e okumasını öneririm. Bu söylediklerine bundan tam 36 yıl önce cevap vermiş bulunuyorum.

Orada direnişimizin yalnızca işkencede dik durmakla sınırlanacak bir dar kalıba sığmayacağını anlatıyorum. 1971 devrimci atılımının üç büyük isminden biri olan Kaypakkaya’nın yükselttiği direniş çıtasını, kişisel düzeyden alıp örgüt tavrına dönüştüren; merkezinin tamamı ve kadrolarının çoğunluğu direnen, yine merkezinin yarıya yakınını farklı direniş alanlarında şehit veren Türkiye’deki ilk ve tek gruptur. İşkencede direniş geleneğine katkıları arasında; ifade vermemek, sahte kimlikte ısrarcı olmak, tutanak imzalamamak, acıya tepki vermemek, tanık yüzleştirmelerini reddetmek gibi öğeler yer alır. Sadece bu yönüyle değil aşağıda özetleyeceğim gibi yeraltı mücadelesi, cezaevleri ve mahkemelerdeki baş eğmez tutumuyla, merkezinin tamamı ve kadrolarının çoğunluğu çözülmekle kalmayıp, aynı zamanda cezaevi direnişi ve savunma gibi sınav alanlarında düşük bir performans sergileyen Dev-Yol’la tam anlamıyla bir karşıtlık teşkil etmektedir. Sizden tek eksiğimiz kadro azlığı ve kitleselliktir. Sözünü ettiğim yazıda “Yalnızca polis ve hapisteki direnişle sınırlı kalınsaydı, bunlar tek başlarına bir anlam ifade etmezlerdi”, “Cezaevlerindeki faşist yaptırımlara ve rehabilitasyon politikalarına karşı ölüm oruçlarında, açlık grevlerinde ve fiili direnişlerde” en ön saflarda yer aldığını belirttikten sonra şöyle devam ediyorum: 

“…bunlardan başka, Eylül yıllarında mülteciliği reddetmesi, polise karşı mücadele ve gizlilik geleneklerindeki yetkinliği, sokak ve ev baskınlarında asla teslim olmaması, mahkemelerdeki Dimitrovcu tavrı, Leninist örgütlenme ilkelerine bağlılığı ve savaşçı karakteri ile, en önemlisi de kendisinin ve militanlarının şahsında birleştirdiği bu özelliklerle komünist dünya görüşü arasında uyumlu bir bütünlük sağlaması ile Türkiye toprağında yeşermiş bir öncü müfreze ve profesyonel devrimci tipolojisi yaratmıştır.”

Kitle desteği ve kadro gücü sayıca az da olsa, Türkiye devrimciliği hazinesine kendi içinde tutarlı ve bütünlüklü bir katkıda bulunmuştur. Bu gelecekte de örnek alınabilecek zamanının ilerisinde bir mirastır.

Bu, Dev-Yol’un ileri kadrolarından Mustafa Önçler’in, “Okuldan ya da mesleğinden ayrılıp bir bölgeye ya da şehre gönderilmek, o kişinin Devrimci Yol adına çalışan bir profesyonel olması demekti” sözleriyle tanımladığı anlayıştan çok daha ötedir. Önçler’in tanımı, faşizmin baskısı altında faaliyet yürüten bir komünist partinin çekirdeğini oluşturacak evrensel profesyonel devrimci tipi için çok yetersizdir. 

“Devrimci tipolojisi” denince benim zihnimde daima girdikleri her devrimci sınavdan 100 üzerinden 150 puan alarak çıkmayı başarmış Osman Yaşar Yoldaşcan ve Mehmet Fatih Öktülmüş canlanır. Dev-Yol merkezinden Melih Pekdemir’in Birikimcilerin bir derlemesine yazdığı Dev-Yol’u yere göğe sığdıramadığı yazısındaysa, söz tipolojiye gelince, Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı ve sonraki nesilden Mustafa Özenç dururken, her ne hikmetse aklına, Dev-Yol’un dağılması sonrası “önceki hayatı”nın başarısını müteahhitlikle devam ettiren “Dev-Yolcu gibi” tiplemesi geliyor![4] Eski bir devrimciden iyi bir kapitalist çıkıyorsa, bu dönüşümün ardında sorgulanması gereken toplumsal ve ideolojik dinamikler var demektir. 

Burada insanın aklına Divan şairi Bâki’nin, “Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal / Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” dizeleri geliyor. Asıl mesele, ölümünden on yıllar sonra dahi adından söz ettirecek bir iz, bir miras bırakabilmektir. 

Bilir’in kitabından şu alıntıyı yapıyorum: “… Türkiye’deki mevcut düzenin bunalımının olağanüstü derinliği karşısında faşist cuntanın da sömürücü sınıfların istediği şekilde bir bunalımdan çıkış yolu bulamayacağıdır. Tersine, muhtemelen bu cunta ve diktatör özentileri de düzenin bataklığa dönmüş bunalımında boğulup gideceklerdir.” [5] Bilir, bunu Dev-Yol’dan aktaran Devrimci İşçi’den almış. Ben de kendisinden aldım. Anladığım kadarıyla Devrimci İşçi de bu aktarmaları “eylül veya ekim ayı içinde” çıkan Devrimci Yol’da yayımlanan “Bugünkü Durum ve Görevlerimiz” makalesinden yapmış. 

Bunu ekonomik determinizm olarak eleştirmemi hazmedemeyen Bilir, “Yaşar Ayaşlı, galiba anlamak için değil, kendisine uyan sonuçlar çıkarmak için okuyor. Şimdi buradaki karışıklıkları ve yanlışları çözelim” dedikten sonra ekliyor: “Oysa yazının bu paragraftan sonra devamı vardır ve yazı cuntanın kendiliğinden çökeceği iddiasında bulunmamakta”, “cuntayı yenmek için dikkatli bir eylem çizgisinin gerekli olduğunu belirtmekte” diye devam ediyor. Kendi kitabından yaptığım aktarma 26. Sayfada, devamı dediği paragraf ise 28. sayfasında, dolayısıyla devamındaki paragraf değil. Tekrar söylüyorum, ileride başka şeyler söylenmiş bile olsa, hiçbir sınırlama, hiçbir ön şart getirilmeden, keskin bir ekonomik kadercilik kokusu salan böyle bir cümle kullanmayı haklı çıkarmaz. Krizsiz bir kapitalist sistem yoktur, karşıtları bundan yararlanarak yıkmadığı sürece, aşamadığı bir kriz de yoktur. Nitekim 12 Eylül diktatörlüğü darbeyle ekonomik ve siyasi krizini bir daha seferkine kadar aşmıştır. 

Ayrıca Bilir’in aynı Devrimci Yol sayısından Devrimci İşçi’ye dayanarak aktardığı alıntının ses tonu “devrimci eylemlerimiz ilk elde devrimci halk kesimleri içindeki yılgınlık – moral bozukluğu – teslimiyet gibi askeri açık faşist diktatörlüğü bozucu etkilerinin giderilmesine yönelmelidir. Küçük de olsa başarılı ve anlamlı eylemler cuntanın psikolojik yıldırma faaliyetlerini dağıtıcı bir rol oynayabilir…” alt perdedendir ve şok geçirmiş yazarlarının (Melih Pekdemir dahil diğer önderler bu sözü kullanıyorlar) psikolojisini ele veriyor. Gerçi bu cümleden hemen önce “silahlı eylemler”den, bir paragraf yukarıda ise “mücadelenin seyrine göre silahlı mücadele tayin edici bir yer tutacak” diye de söz edilmekte. Ama tazesi tazesine yapılmayıp geleceğe havale edildikten sonra böyle bir vaadin kıymeti harbiyesi yoktur. Zaten faşist cunta ağırdan aldığı ve henüz çökertici darbeler indirmediği için çok geçmeden bu vaat de havada kalacaktır.

Nerede ilk günlerde “Fırtına eken, kasırga biçer” dayılanmaları, “direniş komiteleri”, “devrimci savaş birlikleri” gibi iddialı çıkışlar, nerede “Küçük de olsa başarılı ve anlamlı eylemler” söylemi. Sesi kısıktır, ama anti-faşist mücadelede birlik sağlanamaması karşısında diğer grupların kendisine yönelik eleştirileri karşısında hiç de öyle değildir: “Devrimci Yol’u yıpratıp zayıflatabilmek için en adi muhbir-ajan yöntemleri kullanmaktan bile çekinmeyen oportünist gruplar…” [6] 

Eğer silahlı eylemler yapılacak idiyse, asgari bir hazırlıktan sonra, darbe ertesinde, anti-faşist kitlelerin tepkisinin soğumadığı, en başta da ordu haricindeki devlet krizi nedeniyle laçkalaşmış kurumların kendilerine gelip toparlanamadıkları, darbecilerin en zayıf oldukları ilk aylarda yapılmalıydı. Devrimcilerin darbecilere karşı izlemesi gereken taktik hızla toparlanarak belirli bir temkinlilikle saldırıya geçmek olmalıydı. Ancak böyle bir şey kadroları, Dev-Yol’un arzu ettiği “devrimci halk kesimleri içindeki yılgınlık – moral bozukluğu – teslimiyet” gibi etkileri diri tutmaya yardımcı olabilirdi. Nazım Hikmet’in “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar” dizesindeki metaforik anlatımın bunu tam açıklamasa da anlaşılmasını kolaylaştıracağını düşünüyorum. Ricat taktiğine sonra değineceğim için burada girmeyeceğim.

Yeri gelmişken Devrimci İşçi’nin Devrimci Yol’dan aktardığı sözü edilen yazıda, kitabımın “Antifaşizm kusurları” bölümünde eleştirdiğim gibi, başka şeyler yanında, şöyle bir gariplik de var: “…Sivil faşist güçlerle devrimci halk kesimleri arasındaki çatışmaların (durmak şöyle dursun) ileriki dönemlerde daha şiddetli biçimlere dönüşmesine yol açacağına şüphe yoktur. (…) Sivil faşist güçlere karşı mücadele önemini yitirmiş, tali bir görev hâline gelmiş değildir; (tersine, gelişmelerin yönüne göre tekrar ön plana çıkabilecek olan ve hâlen de birinci derecede önem taşıyan bir görev olarak ortada durmaktadır…)” [7]

Bu belirleme, 12 Eylül şoku karşısında yön şaşırmanın, ne diyeceğini bilememenin yarattığı bir şaşkınlık belirtisidir. Dev-Yol yazarları hâlâ faşizmi anti-MHP’cilikten ibaret gören fikrisabitinin etkisinden sıyrılamamış görünmektedir. Zamanın daha ilk bir iki haftasında tekzip ettiği bu tespiti eleştirmek malumu ilam etmek olacaktır.

Şu mültecilik meselesi

Türkiye Solundan Manzaralar’da TSİP yazarlarından Çağatay Anadol’un anılarında, “barbar aşısı” ara başlığı altında, eften püften şeyleri yeraltı faaliyeti diye anlatarak, “12 Eylül’e karşı mücadele ettik” havası basmasına karşılık, “Bu tabiri Mahir, Deniz, İbrahim ya da devrimci gruplar kullansa anlarız, senin Barbar aşısı olacak ne özelliğin var ki?” dediğim kısmı bıçakla dilimlercesine ortasından kesip çıkarıyor ve devamındaki cümledeki şu kısmı aktarıyor: “İnsanlar karşı tarafa zayiat verdirip direnerek ölürken, sayıca kat kat küçük ve sınırlı imkanlara sahip bizim grubumuz, her hafta, her ay silahlı korumalarla yıllarca Orak-Çekiç ve on binlerce bildiri dağıtırken, yazılama ve pullama yaparken, gazetesini en beklenmeyecek yerlere ulaştırırken, yeri gelince soygun yapar, yeri gelince çatışarak ölür ve öldürürken” [8]

Böyle olunca anlam değişmiş, yalnız kendimizden söz etmiş oluyorum. Cümlenin kanadını kolunu kırptıktan sonra şu yorumu yapıyor: “Böylece TİKB’lilerin darbeye karşı mücadelesinin esas olarak ilişki sürdürme, yayın dağıtımı, yazılama, pullama, faaliyetleri sürdürebilmek için soygunlar şeklinde sürdüğünü öğrenmiş oluyoruz… Ancak, kendi grubunun faaliyetleri için ancak bunları yazabilen Ayaşlı’nın, bunlardan çok daha fazlasını yapan Devrimci Yol’u “kafile kafile terk-i diyar edenler” olarak değerlendirebilmesindeki saygısızlık üzücüdür.” 

Karşılaştırmayı TSİP’le yaptığımı, cümlenin başında TSİP’in karşısına devrimci örgütleri koyduğumu ve yazının kendimizle ilgili son kısmına ise “yeri gelince çatışarak ölür ve öldürürken”i kırpıp kanatları yolunmuş kuşa çeviriyor. Kendisi gibi şehitlerin ve yapılanların dökümünü yapma hamlığını göstermeyeceğim, ama hemen buradan kendilerine zıplayıp, gönderme yaptığı kısımla ilgisi olmadığı halde, Türkiye solunun genelinden kasıtla başka bir bağlamda sarf ettiğim “kafile kafile terk-i diyar edenler” tabirini üstüne alınarak sadece Dev-Yol için söylenmiş gibi gösteriyor. Kitabında merkez çöktükten sonrası için, “yeniden toparlanma çabasında temel dinamik yurtdışı olmuştur [9] diye yazdığını unutuyor ve Dev-Yol’un onlar arasında olmadığını iddia ediyor: ”Bu aşamada Ayaşlı’nın iddia ettiği gibi bir ‘terk-i diyar’ söz konusu değildir. Örgütsel yenilginin ardından çok sayıda devrimci yurtdışına çıkmıştır. Kırlarda ve kentlerde varlığını sürdüren Devrimci Yolcular ise mücadelelerini, 1984’e kadar sürdürmüşlerdir.” 

Mültecilikte baş çekenlerden Dev-Yol için de bu tamamen doğrudur. “Terk-i diyar”ın memleketini bırakıp gitme anlamına geldiğini bilmediği için reddediyor, ama “çok sayıda devrimci yurtdışına çıkmıştır”ı kabul ediyor. Bunlar kafadan uydurulmadı; Dev-Yol geçmişinden gelenlerin yazdığı kaynaklara dayanılarak yazıldı. Merkez’in tamamının yurt içinde yakalanmasını kanıt göstermesi kadrolarının “kafile kafile terk-i diyar edenler” arasında olmasını ortadan kaldırmıyor. Kendisinin yazdığı Darbeden sonra Devrimci Yol, kaynak olarak kullandığı Yaşathak Aslan söyleşisi Bir Uzun Yol Türküsü, Memduh Uyan’ın Kardeşim Hepsi Hikâye adlı kitapların hatırı sayılır kısmı uzun uzadıya bunları anlatıyor. Her biri Türkiye’den Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya, oradan dağlara, dağlardan tekrar Ortadoğu’daki kamplara ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya göç hikayeleriyle dolu. O sıra dağda olan Uyan şöyle demektedir: “Neredeyse bütün arkadaşlar dışarıda, Avrupa’da derin bir tartışmaya dalmıştı. Avrupa’da yaşam farklıydı, yaşam bizimkileri de farklılaştırmıştı. ‘İlişkileri, yapıları dağıtmalıyız, aranan arkadaşları dışarı alalım, aranmayanlar da kendi yaşam alanlarına dönsün ya da bildiğini yapsın’ diyorlardı.” [10] Dev-Yolcuların o zamanlar aralarındaki tartışmaları anlatan kitapların ilgili kısımlarını hızlı okuma yöntemiyle gözden geçiren birine ne anlatıldığını sorsan, “Olay yurtdışında geçiyor” diye cevap verirdi herhalde. 

Kitabı boyunca nadiren aklına gelen Marx, Lenin, Bolşevikler ve Castro, polemiğinde sıra siyasi göçmenliği aklamaya gelince hemen hatırlayıveriyor. Arada bağlam farkı olduğunu, onların dövüşülmesi gereken mevzileri terk edip kaçmadıklarını göz ardı ediyor. Lenin, eylem ve pratik mücadeleden önce, teorik ve siyasi önderlik görevini üstlenmişti; Rusya’da da olsa bu değişmeyecekti. Kaldı ki devrim süreci başlayınca koşa koşa ülkesine gelip devrimin başına geçti. Yurtdışına çıkmanın da bir sınırı ve ölçüsü olduğunu unutarak Bolşeviklerin “mücadelelerini sürdürmek için ülkeleri dışına gitmişlerdir” diyerek kendince bana ders veriyor. Farklı zaman ve kontekstlerde gerçekleşmiş şeyleri birbirlerine karıştırıyor. Bolşeviklerin 12 Eylül’le kıyaslanamayacak kadar ağır 1905 sonrası yenilgi yıllarında aldığı ağır hasarlara rağmen ayakta kalmayı başaran ve yeni koşullara uygun mücadeleyi sürdürdüğünü unutuyor.

Türkçe kaynaklarda fazla sözü edilmez ama Rusya’da Lenin haricindeki göçmen Bolşeviklerden, ülkede kalanlar fazlasıyla şikayetçiydi. Yenilgiyi takiben 1910’a kadar hepsi yurtdışında basılan Bolşevik gazetelerin çok azı Rusya’ya sokulabilmekteydi. Güç koşullar altında mücadelesini sürdüren ve en ağır yüklerin altına giren Jozef Stalin, bu yayınların “Rusya’daki parti hayatını geriden takip etmekten öte” “sorunları zamanında saptayamamak” ve yerel örgütler arasındaki eşgüdümü sağlayamamakla eleştiriyordu. Pyatnitski ise 1912 Prag konferansında benzer eleştiriler yapıyor: “Yazıkurulu’na şiddetle saldırdım, çünkü merkez organın -Sotsial Demokrat’ın- sadece tüm parti kavgalarına aşina yurtdışındaki yoldaşlar için değil, fakat esasen Rusya’daki yoldaşlar için çıktığını bazen unutuyorlar.” “Yedi kişilik Merkez Komitesi’nin üyesi olan Suren Spandaryan, MK’ya seçildiği Ocak 1912 konferansındaki konuşmasında, göçmen gruplarının herhangi bir yararından şüphesi olduğunu açıkça belirtmiştir: ‘Çalışmak isteyenler… benimle Rusya’ya gelsin.’”[11] Şimdi şu soruyu sormanın zamanıdır: TKP’den Dev-Yol’a, TDKP’den TKP(B)’ye kadar, siyasi göçmenliği seçen bilumum grupların gerçek anlamda merkezi faaliyet yürüten bir yeraltı örgütleri, çalışmaları ve merkez yayın organları var mıydı ki? Göçmenliği hak etmenin bile şartları vardır.

Ne “geri çekilme” ne de “tedricen direnme”

Ertuğrul Bilir Türkiye Solundan Manzaralar’dan şu pasajı aktarıyor: “Ortada ‘biraz geri çekilerek direnişi tedricen geliştirme siyaseti’nden çok kaos, kendi kendini tüketme, kontrolsüz bir gidiş var. Öyle ki ‘geri çekilme’ den ne anlaşıldığı bile belli değil. İlk günlerden itibaren olumsuz anlamda geri çekilindiği halde, Yaşathak Aslan ‘geri çekilme fikri’nin 1984 Ekim başlarında, yani nihai darbeyi yemeden 4 ay önce oluştuğunu söylüyor. Hangisi doğru, anlayamıyoruz. [12]

Ve şöyle eleştiriyor:

“Burada Ayaşlı yine iki ayrı dönemi karıştırıyor. Yaşathak Aslan’ın sözünü ettiği ‘geri çekilme fikri’ ne zamandır? …kırlarda az sayıda kişi bırakarak şehirlere gidilirken değişik bölgelere (Fatsa, Tokat) bilgi taşımaya giden ekiplerin çatışmalarda kayıplar vermesinden sonradır. Yaşathak Aslan, sözü edilen kayıplardan sonra, 1984 sonbahar aylarında kırda bir konferans yapılması yönündeki kararın uygulanamayacağının görülmesini anlatmaktadır. Yani bu Devrimci Yol’un darbenin hemen peşinden aldığı iddia edilen “ricat” kararı değildir.” 

Karışıklık Dev-Yol’un taktiksel alandaki kaosunu düzeltme telaşıyla hareket eden Bilir’in kafasında. Önce şu soruya cevap vermesi gerekirdi. O zamana kadar saldırı taktiği mi izlediydi ki, 1984 sonbaharında “ricat kararı” almış olsun. Böyle durumlarda dozları, stratejik bağlantıları değişebilir ama son çözümlemede, ister klasik askerlik biliminde olsun, ister Leninist anlayışta olsun, iki ana taktik biçimi vardır: Saldırı (hücum) ya da geri çekilme (ricat). En bilinen örneği Bolşevik parti, 1905 devrimi esnasında, ayaklanma ve gerilla vuruşları da dahil kararlı, enerjik ve şiddetli saldırı taktiği izledi. Devrimin adım adım gerilediği ve yenilginin bariz olduğu bir zamanda ise, saldırıdan savunmaya, geri çekilmeye geçti. Bolşeviklerin bundan anladığı, Türkiye solundakilerin çoğunun yaptığı üzere kaçarak veya edilgence değil, dövüşe dövüşe çekilmekti. Bir yandan yaraları tamir ederken, bir yandan da var olan parlamento, sendikalar, kooperatifler gibi gerici örgütlerde yasal ve yasa dışı yollardan çalışmayı sürdürmekti.

Kitapta anlatılan manzara Dev-Yol ile sınırlı değildir. Türkiye solunun ezici çoğunluğu 12 Eylül saldırısı karşısında geri çekilmeyi, hiç dövüşmeden, dışarıda ve içeride kaçarak, ya da kabuğuna çekilerek mücadele ediyormuş gibi yaparak geneldeki bozgunun bir parçası olmuştur. Buna yenilgi bile denilemez, en kötü türünden dövüşsüz yenilgidir. Bunun hakkında tek söz etmeden ileri geri konuşmak, vaziyeti kurtarmak için bin dereden su getirmekten başka bir şey değildir. 

Dev-Yol’a gelince, “geri çekilmeden ne anlaşıldığı bile belli değil”den, kastım Müftüoğlu’nun aradan 30 yıl geçtikten sonra sarf ettiği, “Bence, bizim 12 Eylül darbesi karşısında izlediğimiz, biraz geri çekilerek direnişi tedricen geliştirme siyaseti doğruydu.” [13] sözüdür. Bilir’in anlamadığı bunu şu veya bu evre için değil, 12 Eylül 1980’den 1984’teki dağılmaya kadar geçen dönem için bir genelleme yaptığı. Müftüoğlu aradan dokuz yıl geçtikten sonra çıtayı daha da yükseltiyor ve bir söyleşisinde, “Aslında ben o dönemde, yani bizim cezaevinde olduğumuz dönemde içerde ve dışarda olabildiğince örgütlü bir mücadele verilmeye çalışıldığını düşünüyorum. Dışarda kalan arkadaşlar da her şeye rağmen değişik bölgelerde güçleri yettiği kadarıyla mücadeleyi kararlılıkla sürdürmeye çalıştılar” [14] diyor. Buna eleştirim şöyleydi: “Öte yandan darbenin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra, Oğuzhan Müftüoğlu’nun “biraz geri çekilerek direnişi tedricen geliştirme siyaseti doğruydu’ demesi gerçeği yansıtmıyor. Cunta gelir gelmez neden saldırı taktiği uygulamadıklarını bir yana bıraksak bile, ‘biraz geri çekilerek ‘tedricen geliştirme’ yönünde ilerlendiği de doğru değil. Baştan itibaren en kötüsünden ricat taktiği izlenmiş, belirli bir noktadan sonra da hareket bütünüyle tasfiye edilmiştir.”[15] Öyle bir “geri çekilme” ki, şubede, cezaevinde ve mahkemede direnişçi tavırdan uzaklaşmayı da girdabına çekiyor. 

Müftüoğlu’nun “örgütlü mücadele” ya da “‘biraz geri çekilerek direnişi tedricen geliştirme siyaseti’ dediği şey, ne ricat ne de saldırı. Bir yuvarlama. Tedricen de geliştirsen hâlâ geri çekilme sınırları içindesin, ama onu da kabul etmiyorsun. Bir özet yaparsak “kaos”u daha iyi görebiliriz: Şehriban Teyhani, “1980’de cunta geldi, bize de bir bildiri geldi, Rüzgâr eken, fırtına biçecek! Şimdi fırtına ekiyorlar, kasırga biçecekler”… Bu bildiri büyük bir coşkuyla karşılandı, sokak eylemleri yapılmaya başladı.” [16] Bildiride Devrimci savaş birliklerinin geliştirilmesi, kır gerillasının oluşturulması ve yaygınlaştırılması da var. Dev-Yol’un ileri kadrolarından Sedat Şeyhoğlu bu “aynı zamanda cuntaya karşı bir meydan okumaydı” diyor [17] 12 Eylül’den “yaklaşık bir ay sonra, direkt bir ricat değil ama saldırıları göğüslemek için bir adım geriye çekilip yeniden öne atlamak gerekir denildi. Ama özcesi ricattır” [18] diye yorumluyor. Bu doğrudur, benim yorumumla Şeyhoğlu’nunki çakışıyor. Bu yüzden, “bir süre sonra ricat kararı alınacaktır” dedim diye kıyameti koparırken haksızdır Bilir. Şehriban Teyhani’nin kitabını kabul etmiyor, ama ‘fırtına’ ekiyorlar ‘kasırga’ biçeceklerdir” sözü 1980 Kasım tarihli Devrimci Yol’da da kullanılmıştır. Üstelik aktaran Ertuğrul Bilir’in kendisi [19] Darbeciler “fırtına” ektiler ama kasırga biçmediler. Bilir’in buna bir itirazı var mı?

Ben net tarihini bilmediğim için “bir süre sonra” ibaresini kullandım. Bilir de farklı bir şey söylemiyor zaten: “Ancak Merkez Komite yakalandıktan sonra İstanbul Komitesi’nden kalanların aralarında yaptığı görüşmelerde ‘ricat’ önerisi konuşulmuştur. Kısa süre sonra da İstanbul Komitesi üyeleri yakalanmışlardır. Merkez Komite’nin yakalanmasının ardından, geri kalan bazı örgütlenmelerin durma, bekleme, ricat gibi tavırlar almış olması muhtemeldir. Merkez Komite’nin yakalandığı 1981 başlarından 1982 Haziran ayına kadar geçen sürede Devrimci Yol’un merkezî sayılabilecek bir açıklaması yoktur.” Açıklaması olup olmaması o kadar önemli değil, saldırı taktiği izlemediği 1981 Ocak operasyonundan sonra olduğu kadarıyla direnişlerin sona erdiği açık.

Bilir’in kendisi ise Dev-Yol tarih yazımında, Müftüoğlu’nun dediğini kendi diline tercüme ederek “12 Eylül’de darbe gerçekleştiğinde Devrimci Yol topyekün bir direniş yerine geriye çekilerek zaman içinde direnişi yükseltme politikası izlemiştir” demekte.“ Direnişin ne zaman yükseltildiği hakkında gerilla efsanesi dışında bir argümanı yok. Kitabında “Elbette 1981 başı itibariyle Devrimci Yol örgütsel olarak yenilmiştir.” [20] dediğini bile unutmuş görünüyor. Sanırım örgütsel olarak yenilmeyle geri çekilmek arasındaki kopmaz bağı göremiyor. Kafa karışıklığı sadece kendisinde değil, “Devrimci Yol Militanlarına” başlığıyla Temmuz 1982’de yazılmış metinde “Türkiye sosyalist hareketinin yenik düştüğü” tespiti yapılırken, ama “Devrimci Yol’un “yenilgisinden değil ‘yediği darbelerden söz edilebileceği”[21] söyleniyor. Yenilen Türkiye solu, devrimci/ilerici kitleler, kazanılmış hakları ellerinden alınanlardır. “Ben yenilmedim” demenin, yenilen pehlivanın sızlanmasından fazla bir anlamı yoktur.

Yaşathak Aslan ise,“Kendi aramızda uzun tartışmalar, sohbetler yaptık. Sonuçta çekilme fikri oluştu.”[22] “Kırdaki arkadaşlara, bizim düşüncemiz geri çekilmek diyeceğiz. Arananları yurtdışına çıkaralım, aranmayanları da legal alanda yer almasını sağlayalım.”[23] Bilir bunu şöyle özetliyor: “Sonuçta, çoğunluk, bütünsel bir hareketin olmadığı, toplumsal mücadelenin dışına düşüldüğü, bütünsel devrimci bir hareketi oluşturmak için ‘demokrasi mücadelesi’ ekseninde toplumsal mücadele zeminlerinde yer almak gerektiği, kırsal alandan bütünsel bir devrimci hareketi oluşturmanın olanaklı olmadığı sonucuna varılır.”[24] Yine bir Dev-Yolcu olan Merih Cemal Taymaz, buna, yerinde bir deyişle, 1974-1975’te başlayan Dev-Yol sürecine konulmuş bir nokta.”[25] diyerek Dev-Yol tarihinin sonunu işaretlemiş oluyor. 

Burada durup bir düşünelim: Bütün bunlarda bir kaos, keşmekeş yoksa Bilir haklıdır.

Türkiye Solundan Manzaralar, Dev-Yol’un 12 Eylül’de gerilla savaşı yürüttüğü iddiasının sonradan üretilmiş bir efsane olduğunu, adına layık bir mücadele verilmediğini bizzat “gerilla komutanı” Uyan’ın ve yoldaşlarının sözlerine dayanarak ortaya koyuyor. Buna karşılık Bilir, hırçın bir üslupla, kalın harflerle altını çize çize bunu reddediyor: “Şimdi bu süreçte hazırlıklarla geçen, askerlerin binlerce kişiyi gözaltına alıp işkence yaptığı operasyonlara uğrayan bu dönemin ‘gerilla’ olarak değerlendirilmesi Ayaşlı’yı ve soldaki bazı kesimleri rahatsız ediyor.” Böylesine grupçuluk kokan bir akıl yürütme kabul edilemez. Biz o karanlık günlerde ortaya konan her direnişi, kimden gelirse gelsin, ister örgütlü ister bireysel olsun, saygıyla, sevinçle karşıladık. Mesele direnişi küçümsemek değil; gerçeği eğip bükmeden konuşabilmek. Adına “gerilla savaşı” dendi diye gözü kapalı onaylamak zorunda değiliz.

Üstelik o günlerde eylem birliği arayışı içinde kapısını çalmadığımız çevre kalmadı. Kawacılarla, TKP/ML’lerle, TKP-ML hareketiyle (çeşitli nedenlerle sonuçsuz kalsa da) görüşmeler yaptık. Ortak bir zeminde buluşmanın yollarını aradık. Hatta Dev-Yol’un güçlü olduğu Adana’da, ulaşılabilen isimleriyle bu amaçla görüşmek istediğim haberini ilettim; cevap dahi verilmedi. Bütün bunlar ortadayken, eleştirel bir tarih muhasebesini “rahatsızlık” diye yaftalamak, tartışmayı anti-faşist mücadeleden rahatsızlık gibi gösterip bastırmaya çalışmak neyi değiştirir? Hakikat, sloganla değil; yüzleşmeyle güçlenir.

Bilir, “gerilla efsanesi”nin gerçekliğini kanıtlamak için somut veriler ortaya koymak yerine, tartışmayı çarpıtarak yürütmeyi tercih ediyor. Güya, “Gerilla demek saldırmak demektir; saldırı olmadığına göre bunlar gerilla değildir”, “eğitim, araziyi tanıma, hazırlık, organizasyon, diğer alanlarla koordinasyon vb. hiç gerek yok” demişim. Oysa bu iki iddia da diğerleri gibi tek bir alıntıyla dahi destekleyemeyeceği koskoca bir yalandır.

Kitapta yazdıklarım son derece açık: Dağa çıkma var. Hazırlık var. Komutan seçimi var. Gerilla kıyafetleri var. Köylülerle temas, sohbet var. Bildiri dağıtma var. Bunların hepsini zaten tek tek sayıyorum. Fakat gerilla savaşının en temel şartı olan icraat yok. Askeri veya sisteme yönelmiş, bir iki istisna dışında az ya da çok süreklilik arz eden, bilinçli ve uygulanan bir silahlı mücadele pratiği yok.

Nitekim “komutan” seçilen Mahmut Memduh Uyan’ın kendisi bunu açıkça söylüyor: “Güvenlik güçleri birçok kez pusularımız altında kaldı, ama vurmadık. Fakat güvenlik güçleri her karşılaştıklarında insanları katletmek için saldırdılar. Arkadaşlarımızı katlettiler… Öldürücü pusular atılabilirdi. Sen ‘atmayın’ dedin. Arkadaşlar da uydular.” [26] Bu sözler, gerilla savaşı yürütüldüğünü değil; bilinçli olarak kayıp verdirici eylemden kaçınıldığını gösteriyor. Benzer bir doğrulama başka bir Dev-Yol “gerilla”sından geliyor: “Bizim askerlerle çatışmak gibi bir politikamız yoktu. Aksine elden geldiğince onlarla karşılaşmamak için yoğun bir çaba gösteriyorduk. Bu ağırlıklı olarak devrimci hareketin o güne kadar hep sivil faşistlerle çatışarak kendisini geliştirmiş, devletle karşı karşıya gelmemiş olmasının yarattığı bir sonuçtur.”[27] Daha açık nasıl söylenebilir?

Eğer bir yapı, baştan sona askerle karşı karşıya gelmemek üzerine bir politika benimsemişse; kayıplar verilmesine rağmen misilleme yapılmıyorsa; öldürücü eylem özellikle engelleniyorsa, buna “gerilla savaşı” denemez. Bir türlü sonu gelmeyen hazırlık, dağdan dağa silahlı dolaşmak başka şeydir, savaş başka şey.

Direnişin değerini teslim etmek için ona olmadığı bir nitelik atfetmeye gerek yoktur. Tarih, hamasete değil; somut olgulara dayanır. Burada tartışılan da tam olarak budur.

“Gerilla Efsanesi” başlığı altında, satır aralarına dikkatlice baktığınızda, geleneksel Türk oportünizminin iflas etmiş klasik anlayışı olan ‘ordunun devrimciliği’ ve ‘üniformalı halk çocukları’ varsayımının izlerine rastlamak mümkün. Türkiye Solundan Manzaralar’ın 173. sayfasında söylediklerimi çarpıtarak, “Devrimci Yol ordunun devrimciliği iddiasında” şekline çeviriyor. Oysa bu tezin asli sahipleri, 12 Mart’ta “Ordu Kılıcını attı” başlığıyla ordudan devrimci hamleler bekleyen Hikmet Kıvılcımlı ve benzer şekilde 9 Mart’ta sol darbe beklentisi boşa çıkan Mihri Belli. Bu, Dev-Yol için aynen geçerli değil. Bir dönem onlarla yoldaşlık ederken içselleştirilen bazı kalıntıları taşımak ayrı bir şey. Bu anlayış, kısmen eski THKO ve daha sonra THKP/C geleneğinden gelen Dev-Yol ve Kurtuluş’ta da sürdü. THKO önderliğinin yakalandığı sıradaki çatışmama tavrını buna örnek gösterdim. Aynı çekingenlik, THKP/C geleneğinden gelen Kurtuluş ve Dev-Yol’da da mevcut. Uyan’ın çatışmama politikasının arka planında bir etkilenme, bir neden aramayacak mıyız? Nitekim Kurtuluş liderlerinden İlhami Aras korku ve kaygısını “devlete karşı silahlı mücadeleye girişmek, bizim çok hızlı bir şekilde ezilmemize yol açabilirdi”[28] diye açıklıyor. Bu çekingenliğinin kökeninin nereye dayandığını tahmine etmek zor değildir. Vurgulamak istediğim şu: Türk ordusunun devrimci geleneği teorisinin yan etkileri var. Ordu içerisinde “üniformalı halk çocuğu” olarak nitelendirilen askerler arasında devrimci çalışma yapmanın önemine dair daha o yıllarda yazılar yazmış birine ders vermeye kalkıyor Bilir. Bu, belli koşullarda doğrudur; fakat şehirde ve kırsalda silah namlusunu size çevirdiği anda, artık öyle değildir.

Öte yandan, “Gerilla Efsanesi” başlığı altında söylediklerimi ele alırken, 76 kayba karşı bir asker zayiatı verildiğini belirtmemi (ki eğer “dikkatimden kaçmamışsa” diye demişim), kendisi haklı olarak iki diye düzeltiyor) bağlamından koparıp bambaşka bir yere taşıyor. Bu veriyi, Mustafa Özenç’in Ocak 1981’de Adana’da; Ali İhsan Özer ve Veysel Güney’in Aralık 1980’de Antep’te verdirdikleri kayıplarla aynı kategoriye sokuyor. Oysa her ikisi de, “gerilla savaşı yürütüldüğü” denilen dönemden çok önce ve farklı bir mekanlarda gerçekleşmiş olaylardır; dolayısıyla aynı bağlamda değerlendirilemezler.

Bu kaydırma sayesinde, hiçbir zaman söylemediğim birtakım iddiaları bana atfetmeye çalışıyor: Sanki “Devrimci Yol ordunun devrimciliği iddiasında” (cümle bozukluğu kendisine ait), veya “Devrimci Yol ordunun devrimciliği düşüncesi nedeniyle savaşmadı” demişim gibi. Yine sanki “mümkün olan en fazla asker öldürme”yi savunuyormuşum, yahut “eğitim, araziyi tanıma, hazırlık, organizasyon, diğer alanlarla koordinasyon vb. hiçbir şeye gerek olmadığını” ileri sürmüşüm gibi davranıyor. Kitabımda böyle cümleler yoktur; bulamaz. Yaptığı kendi yorumlarını ve ön kabullerini benim üzerime yıkmaktan başka bir şey değildir.

Marksistlerden akademisyenlere, güvenlik uzmanlarından alana hâkim olanlara kadar herkesin ortaklaştığı temel görüş şudur: Gerilla savaşı, genellikle devlet dışı aktörlerce, düzenli devlet güçlerine karşı yürütülen asimetrik bir mücadeledir. Bu savaş, askeri, teknolojik, politik ve ekonomik açıdan kendisinden katbekat güçlü bir düşmana karşı, küçük ve çevik birliklerle, vur-kaç taktiğiyle sürdürülür. Gerilla, doğrudan orduyu ya da hedef aldığı rejimi alt edemez; fakat uzun vadede onları yıpratır, otoritelerini aşındırır. Büyük ve açık çatışmalara girmeksizin, parça parça kayıplar verdirerek, diktatörlüğü sarsarak, ulaşım ve iletişim hatlarına sabotaj eylemleri düzenleyerek yürütülen bir savaş biçimidir. Faşist diktatörlüklere ve yabancı, emperyalist işgalcilere karşı, antik çağlardan bu yana farklı şekillerde uygulanagelmiştir. Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao, Giap ve Che gibi isimler bu konuda sayısız teori ve analiz üretmiş; gerilla savaşı verenler tarafından sayısız tarihsel anlatı ve anı yazılmıştır. Bilir’in, en azından herkesin gözleri önünde seyreden Kürt ulusal hareketinin pratiklerini gözlemlemiş olması beklenirdi. 

Partizan savaşının bir diğer önemli unsuru ise propaganda ve ajitasyon faaliyetleriyle birlikte, asgari düzeyde de olsa halk desteğidir. Ancak asıl belirleyici olan, bu mücadelenin barışçıl değil, şiddete dayalı ve silahlı mücadele kategorisinde yer almasıdır. Bu tür mücadelelerin arkasında, mutlak koşul olmasa da, strateji ve ideoloji belirleyen öncü bir devrimci parti bulunur. Parti, genellikle ideolojik ve stratejik rehberlik sağlar, gerilla hareketinin hedeflerini ve yöntemlerini belirler.

Meseleyi net bir şekilde kavrayabilmek adına kısa bir özet sunmakta fayda var. Dev-Yol’un merkezi yapısı çöktükten bir buçuk yıl sonra, tüm yük omuzlara binince, Temmuz 1982’de yurtdışında Taner Akçam’ın başkanlığında dört kişilik bir Yürütme ekibi seçilir. Akabinde, Haziran 1983’te tartışmaların son bulduğu tarih olması sebebiyle “13 Haziran Gerilla Birliği” kurulur. Ancak bu yapı başarıya ulaşamayınca, adı “Ana Gerilla Birliği” olarak değiştirilir. Bilir’in ifadesiyle, sayısı yaklaşık 50-60 kişiyi bulduğu tahmin edilen “Kır gerillası”nın ömrü, 1984 yaz aylarına kadar, yani yaklaşık bir yıl sürecektir. Kış şartları ve tartışmalarla geçen süreci de hesaba katarsak, ömrü aslında bundan da kısadır. Bilir’in anlatımından çıkan budur. Bu, üzerine Kürt ulusal hareketinden bile havalı “Gerilla Kartaldır” gibi kitaplar yazmak ve efsane üretmek için yeterli sebep midir? 

Ne var ki, bundan bir iki ay önce Suriye’den Avrupa’ya geçen Yürütme’nin başındaki Taner Akçam, “gerilla” henüz kurulmamışken (sadece gündemdeyken) bir tartışmanın fitilini ateşler. Bilir kitabının “Kır gerillası” başlıklı bölümünde bunu şöyle aktarıyor: “1983 Mart ayında Türkiye’de partilerin kuruluş aşamasında Taner Akçam… Avrupa’da yükselen sol liberalizmin ve… Birikimcilerin de etkisiyle bilindik sol liberal tezlerini dile getirmeye, Türkiye sağının halkçı olduğunu, demokrasiden beklentilerinin büyük olduğunu ifade etmeye başlar.” [29] Aslında bu, dağılmanın, bitmek bilmeyen tartışmaların ve öbekleşmelerin fitilini ateşleyecektir. Kuruluşundan sadece altı ay sonra, bu tartışmalar 1984 başında “kır gerillası”na yansıyınca ciddi bir moral bozukluğu yaratır. Dağdaki samimi militanlar “ayakta kalmak” ister, fakat sonrasında sürekli tartışma ve bölünmeler baş gösterir. “Ana Gerilla Birliği” içindeki tartışmalarda, politik koşulların hızla değiştiği, kırsal alanda mücadelenin ilerletilmesinin mümkün olmadığı, kırdaki faaliyetin daha küçük bir gruba indirgenerek “‘demokrasi mücadelesi’ ekseninde toplumsal zeminde yer almak gerektiği” sonucuna varılır. [30] Sonrasında ise çözülme ve tasfiye gelir. 

Bilir yazısının finalindeki “Ayaşlı’nın sonuçları vs. gerçekler” bölümünde, Türkiye Solundan Manzaralar’ı, “darbenin gücünü küçümseyip sosyalist hareketin gücünü abartan” öznelcilikle suçluyor. Bu konudaki düşüncemi Önsöz’de şöyle açıklamıştım.

“Kendi gücüne aşırı değer biçmek ile iktidarsız düşman algısı aynı madalyonun iki yüzü gibidir. 1980 arifesinde devrimciler kendi güçlerini abarttılar, düşmanlarını ise bugünden yarına yenebilirlermiş gibi küçümsediler. Faşist darbe her şeyi alabora edince, bu kez de kendilerini küçümseyip, düşmanlarını gözlerinde büyüttüler. Bozgunculuk bu zemin üzerinde kendi ideolojisini üretip yayabileceği verimli bir ortam buldu. Başarısızlık büyük ölçüde düşmanın gücü ve yenilmezliğiyle açıklanarak rasyonelleştirildi. Yenilginin sorumluluğunu kendi dışında arama, kusurları küçültme ve geçmişle yüzleşmeyi gereksiz görme zihniyeti bunun sonucu olarak ortaya çıktı. Yani, başka türlü olamazdı, olacak olan neyse o oldu, demeye getirildi.” 

Çoğunluğun mücadele alanını terk ederek geri çekilmesi veya içe kapanması durumunda, mağlubiyet kaçınılmaz hale gelir; üstelik bu, klasik anlamda bir yenilgi olarak dahi tanımlanamaz, daha ziyade “dövüşsüz yenilgi” ve kesin bir bozgun anlamına gelir. Türkiye solunun, o dönemdeki mevcut güç dengesiyle darbeci otoriteyi alt edemeyeceğinin farkındayım. Ancak birleşik ve kararlı bir direniş sergilenebilseydi, generallerin planlarını kolayca hayata geçiremeyeceklerini ve hatta yenilgi yaşansa dahi, 1971’deki gibi, solun bu mücadeleden güçlenerek ve 12 Eylül sonrasında daha güçlü bir birikimle çıkabileceğini savunuyorum. 12 Mart süreci de bir yenilgi olarak tarihe geçmiştir; fakat bu, bir bozgun değildi. 1971 direnişinin ardından yaşanan gelişmeler ile 12 Eylül sonrası uzun süren sessizlik ve geriye gidişle karşılaştırıldığında, bu iki dönem arasındaki temel farklar belirginleşmektedir. Bilir’e, FKBDC’nin faaliyetlerine devam etmesi ve programını tam anlamıyla uygulaması halinde ne gibi gelişmeler olabileceğini; 1984 gibi karanlık bir dönemde Kürt ulusal hareketinin yükselişini gelişim seyriyle birleştirerek düşünmesini tavsiye ederim. 

Bilir, ardından şu eleştiriyi yöneltmektedir: “Bozgunun sebebi, ‘düşük düzeydeki örgütlenmede, hazırlıksızlıkta, kararsızlıkta ve en çok da mücadele azmindeki zayıflıkta aranmalı” diyor. Bu ifadeler, örgütlü sosyalist hareketin dışında yer alan bir aydın veya Türkiye dışından bir yazar tarafından dile getirilse, bir ölçüde anlaşılır olabilirdi; hem de bu kişiler kendi pozisyonları doğrultusunda yanıtlanabilirdi.” Eğer Türkiye solunun 12 Eylül darbesi karşısındaki yenilgisinde saydığım nedenler yoksa, ve Bilir de Dev-Yol ve sosyalist solun bu özelliklere sahip olmadığını savunuyorsa, söylenecek fazla bir şey kalmamaktadır. “Madem sizde bu özellikler vardı neden bozgunu engellemediniz?” gibi bir soruya gelince, onca yazılıp çizilenin ardından, bu tür grup merkezli rekabet anlayışından doğan çocukça bir soruya ciddi bir yanıt vermek gereksizdir; böyle bir soruya ancak gülünür. Bilir, okuduklarından anlam çıkarmak yerine, 12 Eylül yenilgisini analiz etmekten uzaklaşıp, meseleyi kişisel bir rekabete indirgemektedir.

Yine yazısının sonunda, bazı eksikleri hafifletip yumuşatarak değinip geçtikten sonra, yalnızca sahiplendiği geçmişi değil, ondan sonrasını da sahipleniyor: “Devrimci Yol’un bütün eksiklerine rağmen 1980-84 döneminde verilen mücadele, örgütsel dağılmadan sonra da, sivil toplumcu tezlerin oluşturduğu ideolojik savrulmalara rağmen, 1985 sonrasında yeni devrimci damarların ortaya çıkma zeminini güçlendirmiştir. THKP-C’nin 1971-72’deki mücadelesi, Devrimci Gençlik ve Devrimci Yol’un hem 1975-80 dönemindeki hem de 12 Eylül darbesinden sonraki mücadelesi, az çok merkezi bir örgütlenmenin oluşturulamadığı dönemde önce ‘otonomlar’ sonra ‘alan çalışmaları’ temelinde yeni bir mücadele kuşağının oluşmasına katkı sağlamıştır. Devrimci Yolcular, mücadelenin kitlesel, meşru, militan temelde gelişmesi konusunda gençlik mücadelesinde, işçi hareketinde, kamu çalışanları mücadelesinde, bölge çalışmalarında mücadeleye katkı sunmaya devam etmiştir.”

THKP/C’yi savunabilmeyi hak etmesi için, onunla kıyaslanamayacak gücüne rağmen, en azından darbecilere karşı neden onunla aynı tavrı gösteremediğini izah etmesi gerekir. 12 Eylül’den çıkış sonrasına gelince, kendi yazdıklarından çok farklı bir gelişme izleyen post-Dev-Yol tarihini baştan sona izlemek gerekecektir. Kitabımda bunu özet halinde verdim. Daha fazlası özel çalışma gerektiren ayrı bir konudur.

Bilir, yazısının sonunda saldırı ve savunma olgularını tek bir cümlede bir araya getirmektedir. Kendi grubuna yönelik değerlendirmesi şu şekildedir: 

“Devrimci Yol’un eksiklerini kendi siyasal başarısızlıklarına kalkan yapıp, ideolojik, politik ve örgütsel olarak başarısız yapıların idealize edilmesinin Türkiye devrimci hareketine hiçbir yararı yoktur. Üstünde durulması gereken mesele, Devrimci Yol’un yakaladığı şekilde bugünün ana halkasının yakalanması ve Devrimci Yol deneyiminde yaşanan eksiklerinin giderilmesi meselesidir.” 

Tartışma, 1980 öncesi ve 12 Eylül yenilgisi ekseninde ilerlediği için, Bilir’in meseleyi bu şekilde özetlemesi, devrimci harekette “ideolojik, politik ve örgütsel olarak başarısız yapıların idealize edilmesi”ni eleştirdiğini göstermektedir. Peki, kendi grubunu “en doğru grup” olarak tanımlamakla benzer bir idealizasyon yapmış olmuyor mu? Eğer Türkiye devrimcilerinin önündeki görev, ya da Bilir’in ifadesiyle “üstünde durulması gereken mesele”, “Devrimci Yol’un yakaladığı şekilde bugünün ana halkasının yakalanması ve Devrimci Yol deneyiminde yaşanan eksiklerinin giderilmesi meselesi” ise, bu yaklaşım “En doğru grup bizim grup, başka doğru grup yok” anlamına gelmektedir. Geçmişten çıkarılması gereken dersleri, eskinin revizyonuna indirgemek, mevcut Türkiye solunun durumunu görememek ve bu çıkmazdan nasıl çıkılacağını hiç mi hiç kavrayamamak demektir. 

Bugün veya yakın gelecekte “ana halka”yı “Dev-Yol’un anladığı gibi yakalamak, aynı şeyi yaparak farklı bir sonuca ulaşılabileceğini varsayanlar açısından bir yanılsamadır. 1974-1980 döneminde yakalanan “ana halka”, 12 Eylül darbesiyle test edilmiş; sonuçları ise ÖDP durağından geçerek Sol Parti’de somutlaşmıştır. Aynısını tekrarda ısrar etmek, yanlış bir şeyi rötuşlayarak tekrar etmekle aynı şeydir. Yanlış bir yol üzerinde yapılacak revizyonlar doğru sonuçlar doğurmaz. Geçmişten ders almayanlar, yokuşu çıkamayıp devrilen arabayı tamir ederek farklı bir sonuca ulaşacaklarını ümit ederler.

Tarafıma yöneltilen “kendi siyasal başarısızlıklarına kalkan yapmak” ve “başarısız yapıları idealize etmek” ile ilgili eleştirisini, Bilir’in gerçeklikten ne ölçüde uzaklaştığının yansıması olarak görüyorum. Direnen ya da direnmeyi tercih etmeyen ayrımı gözetilmeksizin, yaşanan hezimet tüm toplumsal kesimleri ve her şeyden önce sol hareketin tamamını, dolayısıyla halklarımızı da içine alan kolektif bir yenilgidir. Bu yenilginin bedeli oldukça ağır olmuş; geçmişte ödenmiş olmasına rağmen, halen ödenmeye devam etmektedir. Geçmişte saplanıp kalmak ise, romantik ya da nostaljik duygulara kapılarak bugünü anlamaktan uzak bir bakış açısını temsil eder. O günlerin siyasi ve toplumsal iklimi çoktan geride kalmış, yeni bir tarihsel bağlamda yol almaktayız. Meseleye bu şekilde yaklaşmak, tarihin olumlu ya da olumsuz deneyimlerinden nasıl faydalanılacağını kavrayamamakla eşdeğerdir; bu da, Türkiye solunun mevcut durumunu analiz edememek ve söz konusu açmazdan çıkış yolunu görememek sonucunu doğurur. 

Dev-Yol merkezli bir perspektifin sınırları içinde hareket eden Bilir’in, 12 Eylül yenilgisini merkeze alarak sosyalist soldaki sapmaları, bu sapmaların nedenlerini ve yenilgideki paylarını bütünlüklü bir şekilde analiz etmeye çalışan Türkiye Solundan Manzaralar adlı çalışmamı yeterince kavrayamadığı açıktır. Bilir, tartışmayı yalnızca kendi geleneği ile TİKB arasında bir terazinin kefelerine indirgeyerek, eleştirilerini de bu denge üzerinden kurmaktadır ki, bu yaklaşım daha eleştirisinin başında yapılan bir kalkış hatası olarak karşımıza çıkmaktadır. Kanaatimce, eğer kitabımda terazinin bir kefesine kendimizi, diğer kefesine ise sosyalist soldaki parti ve grupları koyduğumu düşünüyorsa, bu büyük bir yanılgıdır. Bu şekilde bir okuma, geçmişe dar bir grupçu zihniyetle yaklaşmak anlamına gelir. Oysaki, örneğin 1980 öncesi bazı örgütlerde kadın üyelerin yokluğu, Bolşevik örgüt modeline geçişin sürekli ertelenmesi gibi sorunlara ya da darbe sonrasında işkence altında direniş örneklerine değinmiş olmam, kendi örgütümüzü idealize ettiğim anlamına gelmez; her bir koşulda, böyle bir pratiğin mümkün olabileceğini göstermek amacı taşımaktadır. Eğer aksini düşünmüş olsaydım, kendi hareketimizin hata ve eksiklerinden de söz etmezdim. 

Bilir’den başta yaptığım alıntının mesajı şudur: Ey Türkiye solu! Gelin, ideolojisi, siyaseti, örgütlenmesi ile Dev-Yolun geçmişini sahiplenin ve bazı eksikliklerini gidererek onu tekrarlayın. Her şeyden önce olumlulukları tek bir örgütle sınırlamak grupçu zihniyetin bakış açısıdır. Grupçu zihniyet derken, yalnızca kendi örgütünü merkeze alan ve diğer sol hareketleri dışlayan yaklaşımı kastediyorum. Türkiye devrimci solunun bileşenlerinde, kiminde daha az, kiminde daha çok olumlulukları Marksist-Leninist bir süzgeçten geçirerek tek bir sentezde birleştirmektir doğru ve geleceğe ışık tutacak olan. Gruplar üstü bakış açısı, olumlulukların tek bir örgütte değil, Türkiye devrimci solunun bileşenlerinin kiminde daha çok kiminde daha az olmak üzere parça parça temsil edildiğini görmeyi gerektirir. Kiminin profesyonel devrimcilik ve örgütlenme alanındaki başarısı, kiminin silahlı mücadeledeki deneyimi, kiminin de kitleselleşme becerileri gelecekteki mücadeleye ışık tutabilir. Onun için ilerideki bir dirilişte bütün bu mirası yeni koşullara taşıyıp geliştirmeyi kim başarır, hepsini kendi bünyesinde sentezlemeyi kim gerçekleştirirse bayrağı taşıma hakkı onun olacaktır. 

Ertuğrul Bilir kraldan fazla kralcıdır. Kendi Dev-Yol tarih yazımındaki eleştirilerinin bile gerisine düşerek bu etiketi hak etmektedir. Kitabıma eleştirilerinde bana karşı kalkan olarak kullandığı Mahmut Memduh Uyan’ın Kardeşim Hepsi Hikâye kitabı baştan sona içeriden gözlemlere dayanan haklı eleştirilerle dolu. Uyan’ın birçok görüşüne ve “Gerilla Kartaldır” efsanesinin başını çekmesine katılmasam da, içeriden yapılması ve somut örneklerle detaylandırması nedeniyle eleştirel/özeleştirel değerlendirmelerini önemli buluyorum. Orada, “Nasuh emniyetten, Mamak Cezaevi’ne ilk geldiğinde ‘biz iki defa duvara tosladık, artık siyasal olarak önde bulunmayalım, direksiyonda, şoför koltuğunda biz oturmayalım’ demiş, Oğuz da Nasuh’un düşüncesine katılmıştı.”(abç)[31] 

Bu itirafı sıradan insanlar değil, hareketin mimarları, merkez içerisinde “ihtiyarlar” diye anılan, sadece Dev-Yol camiasında değil merkezin içinde de hiyerarşinin en tepesinde bulunan nihai karar verici makamındaki “iki Abi” yapıyor. Müftüoğlu sonradan ağız değiştirse de bu hareket içinde birçok kişi tarafından tekrarlanan sözler. Ali Alfatlı (ve diğer bazıları) da) benzer şeyler söylüyor: “Örneğin ben kişisel olarak, öyle bir süreçte işte sorumlu olarak, yönetici olarak yer almayı uygun görmedim. Nedenini 12 Eylül’de, 12 Eylül öncesinde veya sonrasında bir sorumlu olarak yapmamız gerekenleri yapamadım, yapamadık şeklinde değerlendiriyorum.” [32]

Mahmut Memduh Uyan, Müftüoğlu’nun ağlamaklı bir ifadeyle kendisine iç döktüğünü de anlatıyor: “Oğuz kederli günlerinde… ‘hep beni eleştiriyorlar, hep beni sorumlu görüyorlar. Yenilgiyi de, mahkemelerdeki durumu da, cezaevlerindeki tutumları da hep bana bağlıyorlar… Dedin ki ‘tabii öyle bakılacak. Sen hareketin önderiydin! Önderlikler her şeye kadirdi! Kazansaydık sen şimdi bütün övgüleri alacaktın. Kaybettik!… Birazda sen anlamaya çalışsan. Kendini eleştirenler yerine koysan. Biraz da kaybettiklerimizi düşünsen…” [33] 

Ertuğrul Bilir’i neden “kraldan fazla kralcı” olarak nitelediğimin sebebi açıktır. Dev-Yol önderliğini savunurken, hareketin liderlerinin dahi sergilemedikleri tutumdan daha katı bir pozisyon almaktadır. Müftüoğlu ve Akçam’ın da dahil olduğu önder kadroyu, onların kendilerinin o kadar hararetli yapmadıkları tonda savunarak, düştükleri açmazdan kurtarmaya çalışıyor. “Kraldan fazla kralcı” ifadesinin kökeni, Fransız Devrimi sonrası bazı monarşi taraftarlarının, devrimin getirdiği değişikliklere karşı çıkarak, bizzat kralın benimsediğinden daha sert politikaları savunmalarına dayanır. Bilir’in tutumu da buna benzer bir şekilde, vakti zamanında Nasuh Mitap’ın Müftüoğlu tarafından da onaylanan içtenlikli ve dürüstçe açıklamalarını bilmezden gelerek, “1 numara”nın zamanla değişen görüşünü ve son tutumunu esas alıp, on yıllar sonra revize edilen resmi tarihin sınırları içerisinde hareket etmektedir. Belki de, sürecin sorumlusu olmamanın getirdiği rahatlıkla, sonradan yazılmış resmi tarih bağlamında sınırlı kabulleri savunmak Ertuğrul Bilir’e kalmaktadır.

1) Ertuğrul Bilir, Darbeden Sonra devrimci Yol, 1980-1992, NotaBene Yayınları, s. 143.

 2) Mehmet Ali Yılmaz, Tarihsel Söyleşiler içinde, Özgür Açılım Yayınları, s. 224.

3) Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 67. Fasikül, s. 2774-2775.

4) Melih Pekdemir, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Sol içinde, Cilt 8 , s. 768

5) Bilir, Age., s.26.

8) Yaşar Ayaşlı, Türkiye Solundan Manzaralar, Belge Yayınları, s. 144

10) Mahmut Memduh Uyan, Kardeşim Hepsi Hikâye, Dipnot Yayınları, s. 121.

11) Bkz. Orijinal kaynaklarından aktaran Tony Cliff, Partinin İnşası, Tarihsel Yayıncılık, s. 199. 

12) Ayaşlı, Age., s. 161.

13) Oğuzhan Müftüoğlu, Bitmeyen Yolculuk, Ayrıntı Yayınları, s. 237.

14) Yaşar Aydın, söyleşi, Birgün, 13.09.2020.

15) Ayaşlı, age., s.160.

16) Şehriban Teyhani, Ateşi Çalan Yolcular 1, Ayrıntı Yayınları, s. 335.

17) Sedat Şeyhoğlu’ndan aktaran Teyhani, age., s. 33S.

19) Bilir, age., s. 31.

21) Aktaran Bilir, age., s. 67-68, s. 73.

22) Cemalettin Canlı söyleşisi, Yaşathak Aslan, NotaBeneYayınları, s. 406.

24) Bilir, Age., s. 100.

25)Merih Cemal Taymaz, 40 Yıl, 12 Eylül, İletişim Yayınları, s. 114.

26) Mahmut Memduh Uyan, Türkiye Sorunları, Sayı 2, Alan Yayıncılık, s. 93-94.

27) Ertuğrul Mavioğlu, Bizim Çocuklar Yapamadı içinde, İthaki Yayınları, s.265-266.

28)İlhami Aras, Kurtuluş Kendini Anlatıyor içinde, Kurucular I, Dipnot Yayınları, s.133.

29)Bilir, Age., s. 89.

30) Bilir, Age., s. 100. 

31) Uyan, age. S. 453.

32) Ali Alfatlı, Tarihte Söyleşiler içinde, Özgür Açılım Yayınları, s. 103.

33) Uyan, age., s. 455.


© sendika.org